Bugun...
02.06.2017 - DOĞU ANADOLU İLLERİNDE-1


Mutahhar AKSARI ANKARAdan YAZIYOR
muaksari@yahoo.com
 
 

facebook-paylas
Tarih: 03-06-2017 17:48

KARS / 1. GÜN
Serin bir havada indik Kars’a. Az ileride askeri tesisler, gözetleme kuleleri. Daha yeni yeşilleniyor ortalık. Haziranın ilk haftası içindeyiz. Planlanandan 10 dakika önce geldik. Küçücük bir havalimanı. Toplasan 20 adımda bir ucundan diğer uca geçiverirsin. Karslılar, konuklarını almak için sıra olmuşlar, çıkış kapısına sağlı-sollu dizilmişler.
Kent merkezine nasıl gideceğiz? Çünkü, havalimanı 7 km uzaklıkta. Belediyenin servisi var. Bir de taksiler. Servis, 5; taksiler 35 lira imiş. Tercihimiz elbette servis. Acelemiz yok. Serviste bekliyoruz. Servis, temiz değil. Bakımsız, sanki köy minibüsü gibi. Resmen dökülüyor. Kars’ı böyle mi tanımalıyız? Erken havalimanından ayrıldı diye şikayet eden olmasın diye sürücü bekledi. Yolcuların tümü dağıldı. En son biz yola çıktık.
Pardon! Az kalsın unutuyordum. Havalimanı, bitmiş halde duruyor karşımızda. Soruşturuyorum. Önceki ihalede yolsuzluk yapılmış. Sonra yeniden ihale edilmiş. Şimdiki müteahhit ölümcül bir hastalığa yakalanmış, o yüzden yapım durmuş. Çok kıvrımlı bir çatısı var. Kışın yağan karın ağırlığını taşıyabilir mi? Girişe Belediye az sayıda ağaç dikmiş. Ağaçlandırma denemez!
“Gazi”liği unutulmuş Kars’a yaklaşıyoruz. Kars, Rusların sıcak denizlere açılma hayallerinin önünde hep engel olmuştur. İlk 1807’de saldırıyorlar. 1828 önce şehri, daha sonra da iç kaleyi işgal ediyorlar. Yıkıyor, yağmalıyorlar. 1829’da imzalanan Edirne Anlaşması ile Ruslar geri çekiliyor. 1855’teki Kars Zaferi ile şehre GAZİ ünvanı veriliyor. Ama az önce dediğim gibi, unutulmuş “Gazi”liği! Solumuzda TOKİ konutları var. Yan yana, sıra sıra duruyorlar. Ağaçsız, parksız dikine dikilmiş kibrit kutuları. Bir tek sitenin girişi Kars özgünlüğünü taşıyor. Kale kapısı gibi düzenlenmiş. Kalanı mı? Ruhsuz, kimliksiz, kişiliksiz… Adına Yeni Mahalle denmiş. Yeni yüzü olacakmış Kars’ın!?
Yolda 3-5 tane inek, dana gördük. İlçe gibi Kars. İlk izlenimim böyle.Ana caddede yeni apartmanlar. Sağlı-sollu yapılmış. Arada bir tek katlı, bahçeli evler. Öğretmen Evi’ne varıyoruz. Dört katlı büyük bir apartman. Giriş işlemlerimizi yaptırdık. Eşyaları odamıza koyup Kars sokaklarına çıkıyoruz.
Adım adım ilerliyoruz. Kalabalıktan değil, çevremizdeki bir şeyi kaçırmamak için. Kasabanın en irisi, ilçenin en genişidir Kars. Ara sokaklara dalıyoruz. Sakin sakin dolaşıyoruz. “Meçhul Asker Anıtı”na varıyoruz. Haydar Aliyev Parkı’na bakıyor. Şarapçıların, biracıların mekânı olmuş. Şişe kırıklarına basmamak için dikkatle yürüyoruz. Otlar bürümüş ortalığı. Taşlar bazalttan. Az ileride bir tesis. Harap halde duruyor. Camları kırık, duvarları yıkık, kapıları yok! Çalınmıştır mutlaka! Anıtı, Belediye yapmış. Ama sahiplenmemiş. Şimdiki hâlinden haberi yok anlaşılan…
Az ileride Kars Çayı akıyor. Yeşilimsi, alüvyonlu toprak taşımıyor demek ki! Söğüt ağaçları sağımızda solumuzda selâma durmuş. En erkenden yeşillenmişler. Nazlı nazlı süzülüyorlar. Aliyev Parkı’nın oturma yerleri kırık-dökük, bakımsız… Eşim, “Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen şimdi Kars’ta olacaktı. O zaman nasıl bir Kars’la karşılaşacağımızı hayâl et!” diyor bu manzara karşısında çözüm amaçlı.
İlerliyoruz üzgün üzgün. Sağda eski viraneye dönmüş bir ev. Boş olduğu belli. “Hekim Evi”ne geliyoruz. Eski ama korunmuş bir tarihsel yapı. Onarımı sürüyor. İçine giremiyoruz. Dışardan fotoğraflamakla yetiniyoruz. Az daha ileri gidiyoruz. Sokakta oynayan üç çocuk. Anneleri evde. Arada bir pencerenin kıyısından bakıyor, sonra çekiliyordu. “Hekim Evi” tümüyle bazalt taştan yapılmış. Bu nedenle kapkara renkte. Bazalt, yanardağlardan arta kalan taş. Taşlar yumuşak olduğundan oya gibi işlenmiş. Kapısı öylesine güzel ki, izlemeye ve fotoğraf çekmeye doyamıyorsunuz! İlkin “Konservatuar”mış. İçeri girebilseydik, köşelerde, kirişlerde saklı kalan nağmeleri duyabilecektik belki…
Vara vara “Taş Köprü”ye geldik. Bizi Kars Kalesi’ne götürecek. Kale içi ile Surkapı mahallelerini ayıran dar boğaza yapılmış. Üç tonozlu imiş ama bir bölümü yıkılmış. Düzgün kesme bazalt taştan yapılmış. Ayakları ve gözeleri yuvarlak biçimde. Her ayağın önünde takviye için ikinci bir ayak düşünülmüş. Çay deli deli aktığında köprü yıkılmasın diyedir! İki tane hamam, tam karşımızda duruyor. Ama yıkılmış, harabeye dönmüş. Köprü yıl bitmeden tamamlanacakmış. Darısı hamamların başına dedik.
1153 yılında Sultan İzzettin’in emri ile veziri Firuz Akay tarafından yaptırılmış Kars Kalesi, tüm heybetiyle tepede bizi çağırıyor. Hiç inmeyecek ay-yıldızlı bayrağımız gururla dalgalanıyor… “Taş Köprü”den sonrası? Kalenin etekleri yoksullara götürüyor bizi. PKK ile savaştan kaçanlar olduğunu sanıyoruz. Kapı önlerinde çamaşır ipleri. Doğru-düzgün olmayan çamaşırlar yoksul yoksul sallanıyorlar ipte…
“Atatürk Caddesi”ne giriyoruz. Sağlı-sollu dev ağaçlar, tek-tük ayakta kalabilmiş kalın duvarlı özgün Kars evleri. Soğuk ve sıcak içeri sinmesin diye. Kapılar ve pencereler geniş ve büyük. Çoğunluğu beyaza boyanmış. Hemen sağda “İnşaatçı Kahvehanesi” var. Bir de ara ara günümüzün ruhsuz ve paragöz müteahhitlerince yapılmış barınaklar sırıtıyor. 
Kars’ın 3 K’sı var:KAŞAR-KAR-KIZ. Karnımız acıktı. Fırından kete alıyoruz. Tatlı ve tuzludan birer adet. Kaşar peynirini de az ileriden. İki yıllık kaşarın fiyatı 15 lira. Dışında penisilinli kalın kabuğu var. Yetecek kadar alıyoruz. Ve söyleşmeye başlıyoruz. Kendisine Hollandalı köylünün satış öncesi bir “show” yaptığını, ardından sattığını, evini müze haline getirdiğini, kapısının önünde helikopter pisti bile bulunduğunu anlatıveriyoruz bir solukta eşimle. Kabımızı yırtmanın anca böyle olabileceğini algılatmaya çalışıyor/çabalıyoruz. Kartlarını aldık. Eve döndüğümüzde kargoyla göndermelerini isteyeceğiz. Çok yorulduk geze geze. Hava serin, kaloriferler yanmıyor. İnsanlar kısa kollu gömlek giymiş. Cıvıl cıvıl ortalık…
2.GÜN
Sabahın ilk ışıklarıyla uyandık Öğretmen Evi’nde. Doğu’da olmak, erkenden güne başlamak demekmiş! Bugünün programında Ani Harabeleri ve gezemediğimiz diğer yerler –Kale, Müze, v.b.g…- var. Kahvaltıya iniyoruz. 
Eşimle daha önce “Danışma”daki görevliye iletmiştik. Ani’ye gidecek olan varsa, bize haber vermesini istemiştik. Çıt çıkmadı! Yöneticiler de hiçbir girişimde bulunmadı, kılını kıpırdatmadı! Çözümü el yordamıyla, dil yordamıyla buluverdi eşim. Bizim gibi Ani’ye gitmek isteyen 2 kişi –öğretmen ve kızı- daha buldu. Hemen davrandık. 5 dakika dolmadan taksiyle 4 kişi yola çıktık. Şoförümüz buranın köyünden. Söyleşiyoruz 45 dakika tutacak yol boyunca. 3 çocuk sahibi. Hepsi üniversiteyi bitirmiş. Kars, Doğu Anadolu’nun yüksek öğrenim nüfusu en çok olan il. Her evde en az 1-2 kişi üniversite mezunuymuş. Şoför; 1970-74 arası İstanbul’a gitmiş. Daha fazla dayanamamış. Büyük kent boğmuş. Dar etmiş yaşamını, ekmek kavgasını. Dönmüş memleketine. Bahçeli bir evi varmış. Bir de 3+1 apartman dairesi. Apartmanlar mantolanmak zorundaymış. Ayda 350-400 TL doğalgaz parası ödüyormuş. Belediye Başkanı, gecekonduları yok edeceğini söylemiş seçilmeden önce. Dediğini de yapmış. TOKİ ile anlaşmış. Dağıtımı yapılacakmış yakında. Şoförümüz “Bir Karslının aylık et gideri 700-800 TL. Yâni; bir asgari ücret kadar. Bizim evlerde etsiz yemek pişmez! Velev ki pişti, tencere kadının kafasındadır. Gerçi ben yapmadım. Ama böyledir bizde! Bir gün hastalanmış. Doktora gitmiş. Doktor, Karadenizli. Beyaz et yemesini önermiş. Tereyağını kes demiş. Şoför, ‘Ben bu yaşıma kadar bunları yiyerek sağlıklı oldum. Bu yaştan sonra hiç kesemem. Atın ölümü arpadan olsun!’ demiş.” Doktorun yanından ayrılmış. Diyeti uygulamamış. Bakıyorum turp gibi maşallah! 
Yollarda çukurlar oluşmuş. Bu nedenle çok dikkatli sürüyor. Tatlı kavisler çizerek ulaşıyoruz Ani Harabeleri’ne. Sağımız-solumuz yemyeşil uçsuz bucaksız bir yeşil deniz gibi… Arada bir süpürgelik dedikleri sarı renkte otlar var. Bir tek hendek, tunç, tarlaları birbirinden ayıran tepe yok. Çünkü; tümü bir sülâlenin, yâni Ağanın. Az ilerde onlarca atlar var. Başıboş yayılıyorlar. Yılkı Atı olmuşlar gibi…
Ani ile Kars arası 42. km. Sonunda vardık. Ocaklı Köyü arazisi içinde. 5 hektarlık bir alanı kaplıyor. “Ani Bir Dünya: Ama Dünya Bir Ani Değil” slogan değil, resmen gerçek! En eski tarihi M.Ö. 5000 yıllarına kadar uzanıyor. Kapısının devasa büyüklüğü ve iç-dış surlarının heybeti karşısında önce şaşırıyor, sonra da büyüleniyorsunuz. Deve tüyü ve siyah renkli tüf taşından yer yer iki ve üç sıra halinde Horasan Harcı ile yapılmış sur sistemi kurulmuş Ani kentinin çevresinde. Araziye uyumlu olsun diye üçgenimsi bir tarzda. Uzun kuşatmalar dayanıklı olması için surlar arasına destekleme kuleleri kondurulmuş. Aynı zamanda erzak ve tahıl deposu işlevi görürmüş bu kuleler. Yedi giriş kapısı var. Heybetli ana giriş kapısı Aslanlı kapıdan merhaba dedik Ani’ye. Giriş, istisnasız herkese 5 TL. İki güvenlikçi var. Koskoca kenti Ani’yi korumaya çabalıyorlar!? Japon bir grup geldi. Hepsi yaşlı. Birkaçının bastonu var. Rehber, mikrofona konuşuyor yavaş ve sessizce. Dudak kıpırtısını görüyorum. Turistlerde kulaklıklar var. Kapalı devre yayınla iletişim sağlanıyor. Ne güzel! Kimse rahatsız edilmiyor… Biz 4 kişi, Ani kentine giriyoruz. Şoförümüz yaklaşık 2-3 saat kapının önünde bekleyecek. Ayrıntılı biçimde fotoğraflıyoruz Ani’yi. Kırmızı, siyah ve kahverengimsi tüf taşlarından yapılmış, dikdörtgen-onikigen-üçgen biçimleriyle Büyük Katedral (Fethiye Camisi), Tigran Honents Kilisesi, Bakireler Manastırı, Abdulhamrants Kilisesi, Manuçehr Camisi karşısında büyülendik. Kimi Arpaçay’ın eğimli yamaçlarına yerleştirilmişti. Aşınmış, yıpranmıştı yer yer. Tahrip edilmişti çokça. Selçuklu Sarayı, kesme taşlardan iki katlıymış ama günümüze kadar alt katı kalabilmiş ne yazık ki! Tandır Ocağı, direnmişti doğanın koşullarına… Başka bir ülkenin elinde olsaydı Ani, görün siz özeni, korumayı, kollamayı… Buralara dünyayı taşırlardı. Karşımız Ermenistan. Taş ocaklarını görüyoruz. Dinamit patlattıklarında harabeler zara görürmüş. Diplomatik sorun olmuş. Sonunda dinamit kullanılmaz olmuş… Sınır, bir ırmak. Arpaçay Nehri, kıvrıla kıvrıla akıyor. Kaç kez 8 çizdi tam sayamadım. Ama gördüm. Türkiye’nin nehirle çizilen tek sınırı. Şoförümüze sormuştum:”Sınır açılsa nece olur, Kars’ın hâli?” diye. Yanıtı:”Eski Sovyetler zamanında haftada 2 kez kafile geliyordu. Deri ticareti yapılıyordu. Rahat ve mutluyduk. Ekonomisi gelişiyordu Kars’ın. Sonra Ermenistan, Dağlık Karabağ’ı işgal etti. Hocalı Katliâmı’nı yaptı. Hem de Dünyanın gözü önünde… Kapılar kapandı. Geldik bu rezil günlere…” olmuştu. Ani, İpek Yolu üzerindeymiş. Geliş-gidişi ayrı ayrı olan iki katlı bir köprü var Arpaçay’ın üzerinde. Bir tek ayakları kalmış bugüne. Daha nice nice yarım, kırık-dökük harabeye dönmüş eserler… Az ötemizde mor türban takmış öğrenci grubuna rastlıyoruz.Digor İmam Hatip’ten. Başlarında iki rehber öğretmenle gezmeye gelmişler. Digor’un anlama geldiğini soruyorum. Yanıt yok! Ama bilememek zorlarına gidiyor. Hemen telaşla öğretmenlerine yöneliyorlar. Öğrenmişler. İki mezar arası demekmiş. Soru çengeli takılmaya görsün bir kez! Bizden hiç ayrılmadılar, her konuşmamızdan bilgilendiler… Dönüyoruz. Bu kez çevreyi daha dikkatli izliyorum/z. Arası epey uzak olan köyler var. Çatıları sacdan. Kar yağdığında kolay kalksın diye böyleymiş. Hayvancılık tek uğraşları, geçim kaynağı. Şoförümüzle Et Balık Kurumu Et Kombinasını konuşuyoruz. Soruyorum:“Et Balık Kurumu Et Kombinası özel bir şahsa hem de AKP’li birine peşkeş çekilmesi kötü olmuştur değil mi?” Yanıtlıyor:“Elbette kötü oldu. Bir ara Devlet geri almak istedi.Ama satın alamadı. Şahıs da tam işletemedi kombinayı. Heba oldu gitti…” Şoförümüz, yıllar yıllar boyu Kars insanının ağlayan bebek gibi olmadığını, bu yüzden hakkını alamadığını, başına geçen tüm yetkililerin buraya kalıcı bir yatırım yapamadığını anlatıyor üzüntüyle:”Eğer Doğu ve Güneydoğu’nun diğer illeri gibi isyan etseydik, ağlasaydık çok şeyimiz olurdu. Ama bunu yapamadık. Adımız, Serhat Şehri Kars. Unutulmuş, unutturulmuş, kendini unutturmuş kent olarak yıllar yıllar akıp geçti, gidiyor…” Doğru söze ne denir? Ben de bir şeycikler diyemedim, gitti… Tam öğleyin geri döndük. Toplam 100 lira tutan taksi parasını dörde böldük. Ucuz bir biçimde Ani’yi de görmüş olduk. Arkadaşlarımız “Ani’nin yılanları herkes görünmezmiş. Oranın asıl sahipleri onlarmış. Ölenlerin ruhlarını temsil ederlermiş. Kendilerine değer verenlere, saygı duyanlara görünürlermiş…”  diye açıklamada bulundular. Gerçekten, Ani’nin yılanları bize görünmüştü. Kutsamışlardı bizi!?
Karnımız çok acıktı. Kars’ın 3 K’sından Kaz yiyeceğiz. “Kars Kaz Evi”ne gidiyoruz. Özel bir Kars çorbası ve bulgur pilavı üzerinde kaz yiyeceğiz. O arada masamıza sahibi Nuran Özyılmaz geldi. Tanıştık kendisiyle. Karnımızı doyurduk nar gibi kızarmış kaz etiyle. Tadımlık oldu ama önemli değil!  Çaylarımız geldi ardından. Nuran Hanımla sohbeti koyulaştırdık. Nuran Hanım, 4 kız annesi. Buranın yerlisi. Baba, Kürt. Anne, Azeri. Tam bir kültürel bileşim. Kökü 100 yıllık geçmişe dayanıyormuş. Babası, en asil tarzda yetiştiriyor kızı Nuran’ı. Ne alınıyor, giyiniliyorsa, en güzelinden alınıyor, giyiniliyor… Nuran Hanım, Serhat Kalkınma Ajansı’nın doğal üyesi. Kars, Ardahan, Iğdır ve Ağrı’nın içinde yer aldığı Ajans. 26. sırada. Nuran Hanım, önceleri örgücülük yapıyor. Sonra tuhafiyeciliğe dönüyor. Son olarak Kars Kaz Evi’nin kurucusu, işletmecisi. Kaz Yetiştiriciliği ve Irkını Devam Ettirme Derneği’nin de kurucularından. 100 yıllık bir aileden geliyor. Tek başına. Dimdik duruyor hayata karşı. İlkeli, çalışkan, onurlu bir iş kadını. Ve de hep emekçi. İşletmenin içinde dolanmasından belli oluyor. O anlatıyor, eşimle dinliyoruz:”Binlerce Karslı, kenti terk etmiş! Hep okumuşu, eğitimlisi öksüz koyup gittiler Kars’ı! Aslında Karsımız çok büyük bir köy…” Burada biz devreye giriyoruz:”Bize de sordular hep, Kars’a niye gidiyorsunuz? Kiminiz var? Ne var ki Kars’ta?” O alıyor sözü:”Benim hep üretim ile işim oldu. Karsımızın doğal lezzetini tüm Türkiye’ye tanıtmaya soyundum. Tek başıma hem de! Destek çıkan yok çevremde. Krediyi damadımın üzerinden aldım. Öyle bir gerilim yaşadım ki, sormayın gitsin! Kendim olsa neyse...” Araya giriyoruz:”Serhat Ajansı hiç mi destek olmuyor?” Yanıtlıyor:”Bir tek Hekim Evi’ne verdi desteğini. Aslında suç Ajans’ta değil. Bizdedir. Girişimde bulunmazsanız, ayağa kalkmak istemezsiniz o niye gelsin ki?!“ Ben “Kars’ta su arıtma tesisi yok! Kanalizasyon dereye akıyor…” Eşim de “Eskişehir gibi olamaz mı Kars?” diye soruyor. Nuran Hanım, “Olmaz değil. Projeler var sadece. Biz; hiç atılım, yatırım görmedik...” Sohbetimiz bu minval üzerinde ilerlerken, dışarıda yağmur damlaları sağanağa dönüşüyor, içeriye de müşteriler doluşuyor. Tur grupları gelenler. Devlet katından olanlar belli oluyor giyimleriyle. Yağmurun dinmesini bekliyoruz çayımızı içerken. Müşterilerle ilgilenen Nuran Hanımla işini aksatmadan vedalaşıyoruz saygıyla, sevgiyle… Bu bölümü ilginç bir araştırmayla sonlandırayım: ERKEK bir bilim adamının yaptığı araştırma kadınların hayatının 4 ana döneme ayrıldığını ortaya koymuş. 1- Her şeye ağzı açık ayran budalası olarak baktıkları, söylene her güzel lafa kandıkları 15-25 yaş arasındaki KAZ dönemi. 2-Güzelliklerinin farkına vardıkları o yüzden hep kapris üstüne kapris yaptıkları 25-35 yaş arasındaki NAZ dönemi. 3- Hayatı (erkekleri) tanıyıp gözlerinin açıldığı 35-55 yaş arasındaki KURNAZ dönemi. 4- Mihrabın yıkıldığı, her şeyin bittiği 55 yaş sonrası ENKAZ dönemi. Benzer araştırmayı bir bilim kadını yapmış. O da erkeklerin hayatının 4 ana döneme ayrıldığını görmüş: 1- 17-25 yaş arası KAZ dönemi. 2-25-35 yaş arası KAZ dönemi. 3-35-55 yaş arası KAZ dönemi. 4- 55 ve sonrası EN KAZ dönemi. Beğendiniz mi? 
Kars Kalesi’ne doğru yürüyoruz. Eteklerinde gecekondular varmış önceden. Yıkılmış. Sahiplerine ev verilmiş TOKİ’den. Yokuşu yavaş yavaş 1. viteste çıkıyoruz. Kalenin kendini tarih olarak öne çıkartan pek bir özelliği kalmamış, surlarından başka. Genç sevgililer buluşma yeri olarak geliyor bir de bizim gibi turistler. Panoramik Kars fotoğrafları çekiyoruz. Sağ taraf yeşillik. Sol taraf apartmanlarla dolu. Kars Çayı, kirli yeşil renkte kentin ortasında yol alıyor. Anmalıklar aldık. Magnetin üzerinde “Havariler Kilisesi”nin 2 fotoğrafı var. Kale’den bakınca birini görememiştik. Yanımızda teleobjektifle fotoğraf çekene sorduk. Yanıtı:”1965’te şuradaydı. Yıkıldı.” oldu. Sürdürdük:“Kendiliğinden mi?” Şaşırtan yanıtı:“Yok yok! Trafo yapacaklardı. Ondan dolayı yıktılar.” Trafo için, tarih yok edilmiş!? Ermenilere ait diye hem de. Ortadan kaldırıvermişler kaşla-göz arasında. Ne demeli? Ne denir buna? Derin bir vahşilik desem az gelir…
Arkeolojik, Etnografik ve taş eserlerin sergilendiği Kars Müzesi’ni de geziyoruz. Kağızman ilçesi Camuşlu köyündeki mağaralarda 1971 yılında Prof. Kılıç Kökten’in yaptığı kazılarda Buzul Çağı’nın sonunda 2 MİLYON YIL önce yaşayan dinozorlara ait bir bilek kemiğine rastlamamız heyecan vericiydi. 
Sabah 04:30’da Güneş’e “Merhaba!” diyen, en umulmadık anda ineklerle karşılaşabileceğiniz, sokaklarında böbrek taşlarınızı düşürebileceğiniz büyük mü büyük köy Kars’tan bize yansıyanlar bunlardı…
Orhan Pamuk “Kar” adlı romanında “Burada ya aptallar ya da cahiller yaşar” demiş. Her evde en az 1-2 üniversite mezununun olduğu Kars’a bu denli hakaret edilemez ve bu hakareti Pamuk’a iade ederim. Zaten “Kar” romanı, başlı başına gerici, yobaz bir Türkiye özleyen Pamuk’un saçmalamasıydı benim gözümde…                

 



Bu yazı 219 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



8 + 7 =

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
EFESDOSTTV ARŞİVİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI