Bugun...
15.12.2017 - BÜYÜK BALKAN GEZİSİ-2


Mutahhar AKSARI ANKARAdan YAZIYOR
muaksari@yahoo.com
 
 

facebook-paylas
Tarih: 15-12-2017 11:29

3. GÜN (24 Ağustos)
OHRİD GÖLÜ: Dün akşam ve bu sabah bizleri göl manzarası eşliğinde ağırlayan otelimizden ayrılıyoruz. Tekne turu yapacağız. Çevresi meşe ve kayın ormanı. Tatlı bir serinlik yüzümüzü yalıyor… Otelimizin yanında ki kilise 08:00’da çanını çaldı. Göldeki karabataklar ile martılar kardeş kardeş yaşıyor. Kıyı otellerle dolu. Şezlonglar sıralanmış. Tahtadan iskelesi var. Sazlıklar temizlenmemiş. Denetimli olarak varlıklarına izin veriliyormuş. Nazlı nazlı salınıyor ve bizleri uğurluyorlar. Gölün suları pırıl pırıl… İçindeki 17 balık türünün 10’u endemikmiş. “Plaşica” adlı endemik balığın pulları sıkıştırılarak bir sıvı elde edilir ve “Ohri İncisi”nin ham maddesi olan sedefin üstüne sürülürmüş. Ardından inci elde edilirmiş. Balkanların en eski ve en derin gölü, Ohrid. Makedonya ve Arnavutluk’ta kıyıları var. 3 kent sularıyla hayat buluyormuş. Kıyıdaki ormanlık tepelerde evler var. Sayfiye yeri olarak kullanılırmış. Kıyıya hiç beton dökülmemiş. Doğal haliyle… Dalgalar geliyor, nazlı nazlı kıyıya vuruyor ve geri gidiyor. Yürüyüş yolları ve çocuk parkları görüyorum. Kenarları telle çevrili voleybol sahaları düşünülmüş. Ormanlık tepelerde küçük kamp çadırları kurulmuştu. Gençler, tadını çıkarıyordu. Rüzgâra göğsümüzü siper ede ede çevreyi izliyoruz. Bu arada ince belli bardaklarda çayımızı yudumluyoruz. Ohrid kent rehberimiz Christian Aslı. Aynı zamanda İngilizce öğretmeni. Bizi limanda karşılıyor. Buranın temiz, ucuz, güzel ve bu nitelikleriyle balayı için uygun olduğunu söylüyor. Türkçe’nin hakkını vere vere konuşan Foto Nazım, esprili bir dille tümümüzü fotoğrafladı. Kentten ayrılırken, bize satacak! Ara sokaklar Arnavut tarzında. Yamru yumru taştan yapılmış. Küçük hediyelik eşya dükkânları, Safranbolu evlerini çağrıştıran evleri, Ohrid evi modelindeki sokak lâmbaları ilginç… Bütünlüklü düşünmüşler. Çıka çıka Merzifonlu Rahibe Varvara ve Şapeli’ni görüyoruz. Hafif tatlı bir yokuşun sonunda Anfi-tiyatroya ulaşıyoruz. Seyircilik dinlenmemize yarıyor. Sonra “Elveda Rumeli” dizisinin çekildiği Hükümet Konağı’na varıyoruz. Korunmuş bir konakla karşı karşıyayız. Dönüşümüzü koruluk içinden, yeşile bata-çıka gerçekleştiriyoruz. Köpekler eşlik ediyor gruba. Genel bir kuraldır: Eğer bir kentin sokak köpekleri insanlara özellikle de yabancı konuklara havlamıyorsa, o kent barış içindedir ve yaşanılır bir yerdir… 
TİTO’NUN YAZLIK SARAYI: Saray sözcüğünde abartı var, onu baştan söyleyeyim. Yazlığı desek, daha anlaşılır olur. Küçük bir tepenin üstündeydi. İki katlı sade bir yapı. Demir parmaklıklı merdivenden göle iniliyor. Asansör göremedik! Çam ormanı bahçesinde Makedon bayrağı dalgalanıyor. Tito’nun yazlığını görünce neden unutulmadığını daha iyi anladım…
MARANGOZ BEHZAT AMCA: Ohrid kent meydanındaki çınarın altında soluklanıyoruz. Fotoğraflar çekiyoruz. Yaşlı bir amcayla selâmlaşıyorum. Sohbet başlıyor. Çınar ilk konumuz. 1100 yıllıkmış. Kendisi marangozmuş. Emekli olmuş. İzmir-Karabağlar’a arkadaşlarının yanına gitmiş. Emekli aylığı 200 Avroymuş. Yâni; 600 TL. Yaşı 84. Zaman zaman yanındaki Türkçe bilmeyen arkadaşına bilgi veriyordu. Teklifsiz konuşuyorduk…
ABDİ ÖĞRETMEN: Birden karşımızda ince desenli ve küçük bağlanmış kıravatlı bir amca göründü. Marangoz Behzat Amca tanıştırdı. Daha verimli konuşalım istedi. Abdi Amca, Üsküp Üniversitesi Pedagoji Bölümü mezunu bir öğretmen. 1. sınıftan 8. sınıfa kadar çocukları okutmuş. Türkçe öğretmeni. 40 yıl çalıştıktan sonra emekli olmuş. 300 avro emekli maaşı ödeniyormuş. Yaşı 84’e dayanmış! İki erkek bir kızı varmış. Büyük oğlu, mühendis çıkmış. Küçüğü elektrik teknisyeni olmuş. Denizaltılarda görevliymiş. Tek kızı evlenmemiş, Resne’ye yerleşmiş. İçinden geçtiğimizi ama gezemediğimizi söyleyince, bizim adımıza üzüldü. İzmir’den gelenlere Atatürk’ün annesinin mezarı nerede diye sorarmış. Tamamına yakını bilemezmiş. Buna üzüldüğünü söyledi. Akıl sır erdiremiyordu, bu cahilliğe... Buraya özgü kebabından yiyeceğimizi söyleyince, o yaşında üşenmeden önümüze düştü, kısa adımlarla kebapçıya götürdü. Adını çok yavaş sesle söylediğinden duyamamıştık ilk seferinde. Yeniden sorduk. Yanıtı:”Hani katledilen gazeteci Abdi İpekçi var ya, onun adı; Abdi” oldu. Eşimle davrandık elini öpelim diye, öptürmedi, tokalaştı, iyi geziler dileğinde bulundu. Sonra yine yavaş adımlarla 1100 yıllık çınara yöneldi…  
KEBAPÇİÇİ / PLESKAPS: Her ikisi de bu kebabın adı. İlki; parmak gibi, ikincisi; yuvarlak olurmuş. Toplam 10 kişiyiz. Oturduk, siparişimizi verdik. 5-10 dakika sonra önümüze 10 köfte, az soğan, domates ile salatalık ve kırmızı pul biber geldi. Ödemişin Kebap Ekmeğinin ekmeksizi. Et leziz. Afiyetle yedik. Yanında kimi bira, kimi ayran kimi de cola içti. Toplam 140 denmar=2 avro=6.5 TL ödedik. Çok ucuzdu. 2 metre genişlik, 15 metreye varan derinlikte bir kebapçı. Usta, ızgaranın başında. Tek oğlunu nişanlamış, fotoğrafını duvara asmış. Hemen dikkatimi çekti. Bir de çerçeveli bir gazete kesiği var.”Balkanların Kebapçısı: Lezzet” başlıklı. BANDIRMA İLKSÖZ gazetesinde çıkmış. Usta ilgilendiğimi görüp, bana uzatıyor. Okuyorum. Yalova, Kütahya ve Eskişehir’de akrabaları varmış. Gidip geliyormuş. Ohrid Çarşısı’nda başka Türk esnaflar da var: İstanbul Çaycı, Çaytöre, Antep Baklava, Adana Kebap, Izgara Köfteci… 
RESNELİ NİYAZİ BEY (1873-1913): 1897 Türk-Yunan Savaşı’ndaki başarıları ile tanınmış bir asker. 1903 yılına dek bu görevde kalır. Daha sonra Balkanlar'da ayaklanan Sırp ve Bulgar çetecilerle mücadele görevi verilir. Vatanseverliği ve silahşörlüğü ile tanınır. Bu dönemde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılır ve cemiyetin önde gelen kişileri arasına girer. Makedonya’ya bağımsızlık verilmesini önlemek ve Sultan Abdülhamit’e meşrutiyeti zorla kabul ettirmek üzere İttihat ve Terakki gizli cemiyetinin devrim stratejisi doğrultusunda bir isyan başlatarak 3 Temmuz 1908 Cuma günü, emrinde topladığı 150 kadar asker ve gönüllü ile Ohrid yakınındaki dağa çıkar. Bu olay, İkinci Meşrutiyet’in 24 Temmuz 1908’de resmen ilanıyla sonuçlanmıştır. edilmesine öncülük etmiştir. Sonra Resneli Niyazi Bey, şehre iner. Selânik’te “Hürriyet kahramanı” olarak büyük gösterilerle karşılanır. Dağda bulunduğu sırada evcilleştirdiği geyik, bir hürriyet sembolü kabul edilip, "gazal-i hürriyet" olarak tanınır. Atamızın Askeri Lise’de hocası. Başarılı, zeki bir komutan. İttihat ve Terakki’nin ona muhafızlık edip, korumalık yapmakla görevlendirdiği kişi tarafından vurulur. Öldürülme nedeninin karanlıkta kalmış ve kendi koruması tarafından vurulmuş olması "Ne şehittir ne de gazi, pisi pisine gitti Niyazi" deyiminin kaynağı olmuş. Doğruluğunu İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne de onaylattığı anılarını "Hatırat-ı Niyazi" adıyla yayımlar (1910). Eğer sağ olsaydı, Kâzım Karabekir Paşa yerine geçerdi deniliyor. Konağının önünden geçiyoruz. Zamanımız yok, gezemiyoruz. Otobüsle gezmenin böyle sınırlılıkları var. Kenti koştur koştur tanıyorsunuz. Otelimizdeki akşam yemeğine yetişmek zorundayız. Belli bir saat sınırlaması var. Bu nedenle otobüs penceresinden bakakalıyoruz. Yolumuz tek araçlık. Duraklamalar hem not alamama hem de fotoğraf çekmemize katkı sağlıyor. 
KENDİ KENDİNE YETEN ÜLKE, ARNAVUTLUK: Sınırları pek fark edemiyoruz. Çünkü, aynı coğrafyada geziyoruz. Yunanistan, Makedonya’ya geçerken bizi Büyük Komutan İskender’in heykeliyle uğurlamıştı. Kışkırtıcı bir mesaj var. Arnavutluk ise; Rahibe Teresa heykeliyle karşıladı. Teresa bizimdir demenin kibarcası. Arnavutluk, kendine yeten bir ülkeymiş. Sanayi altyapısı Çin’e ait. Her taraf ormanlık. Son 30 yılda ormanlık alanlarda müthiş bir katliâm yaşanmış. Engellemek için ağaç kesimine çok ağır cezalar getirmişler. Nüfus yoğunluğu yüksek. km2’ye 115 kişi düşüyor. Para birimi, LEK. 1 Avro=138 Lek. Arnavutlar, Balkanların en kadim halkı. İnatçı bir millet. “Arnavut inadı” diye bir deyiş var, bu yüzden. Sırf bu inatları yüzünden entegre/asimile edilemiyorlar. Kültürlerini koruyorlar hep. Nüfus 3.5 milyon. 4 milyon da gurbet ellerde. Pastacılık, hamur işleri becerikli oldukları alan. Enver Hocaya “Diktatör” diyor Arnavutlar. Emek Partisi’ni kuruyor. Fransa’da eğitimini tamamlıyor. 1945-1985 arası ülkeyi yönetiyor. 1985’te ölüyor. Bir 5 yıl sonra “Kapalı Kutu” Arnavutluk’tan halk gurbete çıkıyor. 1945’ten bu yana ilk kez göç yaşanıyor. Arnavutlar, gittikleri ülkelerde tutunuyorlar, peşinden sülâlesini getiriyorlar. Çok çalışkan oldukları biliniyor, söylemeye gerek yok! Kazançlarını memleketlerine taşıyorlar. Otobüs yemyeşil dağları yılan gibi dolana dolana aşıyor. Yol kenarlarında merdivenin basamakları gibi evler görüyoruz. Tüm gereksinimleri kendi bahçesinden. Bir santim bile boş yer yok bahçede. Her şey bol. Akdeniz ikliminin özelliklerini görüyorum. Çocuklar, dağdan topladıkları gür üzümlerini satma telaşındalar. Tepelerde oteller var. Nasıl yapabildiler diye şaşırıyorum. Gerçekten inatçı olduklarını gösteriyor bu. Rehberimiz halkın 90’dan sonra araç sahibi olduklarını, Mercedes tutkunu olduklarını, yürürmüş gibi kullandıklarını, trafik kurallarını takmadıklarını anlatıyor. Aman dikkat edin, kolayca ezilebilirsiniz diye uyarıyor. 
TRİLEÇE: Üç anlamına gelirmiş. Son zamanlarda ünlenen bir Balkan tatlısı. 3 farklı sütten –inek, keçi, koyun- yapılırmış. 3 kat olurmuş. En iyisi Başkent Tiran’daymış. Mutlaka tadacağız…
TİRAN: Osmanlı’nın bir köyüyken şehir oluyor. Ovaya kurulmuş ince, uzun bir kent. Enver Hoca; 1976’da dinsel mabetlerin çoğunu yıktırıyor. Kalanları da kamunun hizmetine ayırıyor. Enver Hoca; dünyanın ilk ateist-dinsiz devletini kuran lider diye de anılıyor. TİKA eliyle 90’lardan sonra salt Arnavutluk’ta değil tüm Balkanlarda dinsel ve sosyal amaçlı binalar yaptırılıyor. Elçiliğimiz ve TİKA ayrı binalarda. Meclisin hemen 100 metre yakınında büyük bir cami yaptırıyoruz Türkiye olarak. Osmanlıcı olunca böyle davranılıyor!? Bizi bardaktan boşanırcasına bir sağanak yağmurla karşılayan Tiran’da otobüsümüzde mahsur kalıyor, dışarıya adım bile atamıyoruz. Ortalığı sel götürecek gibi neredeyse… Trileçe’nin tadına başka yerde bakacağız artık! Opera Binası, Meclis’ten büyük! 70’li yıllarda Enver Hoca, tüm ülkenin elektrik sorununu çözmüş. O yıllarda bizde elektrik kesintisinden geçilmiyordu, Bulgaristan’dan satın alıyorduk…İŞKODRA: Kaş kararmak üzereyken varıyoruz İşkodra’ya. Karadağ ile Arnavutluk arasında sınır oluşturan İşkodra Gölü’nün ucunda kurulmuş. 435 yıl Osmanlı’nın yönetiminde kalmış ve önemli bir üssü olmuş. Otelimiz kent merkezinde. Odamızda 1926’nın fotoğrafları var. Yemek sonrası kenti dolaşıyoruz. 1926’lı yılların yapıları şimdi restoran, birahane… olmuş. Caddeler taştan yapılmış. Ortalara masalar konmuş. Kızlı-erkekli tepesinde yeller esen gençlik söyleşiyor, eğleniyor. Kalburun üstünde kalanların çocukların olduğunu tahmin ediyorum. Tüketim kuşağı da denilebilir…

 



Bu yazı 71 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



4 + 9 =

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
EFESDOSTTV ARŞİVİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI