Bugun...
18.08.2015 – Ören’den İz(lenim)ler…


Mutahhar AKSARI ANKARAdan YAZIYOR
muaksari@yahoo.com
 
 

facebook-paylas
Tarih: 18-08-2015 15:23

Baştan belirteyim, Milas-Ören’den söz edeceğim. Ağustos’un ilk günü. Sıcaklar gittikçe artıyor. Sabahın er vaktinde Özdere’den eşimle yola çıktık. “Karga bokunu yemeden” derler Ege’de. Yani; öylesine erken. Güneş, nazlı nazlı beliriyor dağların ardında. 
    Kuşadası yolundayız. Sağ yanda “Yımırtacı” var. Aynen böyle yazılı! Şaşırtmak için değil. Dilinden ne düşmüşse, o! Biraz ötede sol yanda Altınordu Spor Kulübü tesisleri gözüküyor. Cumhuriyetimizle yaşıt. 1923 doğumlu. Ana ilkeleri:”İYİ BİREY İYİ VATANDAŞ İYİ FUTBOLCU.” Bu kadar ipucu yeter sanırım. İncelemek size kalmış…
    Söke’ye geldik. Söke Ovası dümdüz. Bir uçtan diğer ucu zor seçiliyor.  Pamuk daha boylanmamış. Tek tük aklı-morlu çiçeklenmiş. Samim Kocagöz, bu topraklarda doğdu. Toplumcu gerçekçi sanat anlayışı doğrultusunda ürünler verdi. Öykülerinde Ege bölgesi insanlarının sorunlarını anlattı. Konularını yaşadığı Söke çevresinden ve Menderes vadisinin toprak sorunlarından aldı. Kocagöz, alışılmış teknik ve anlatıma bağlı kalarak sınıflar arası çıkar çatışmalarını, ekonomik nedenlerle değişen düzen ve dünya görüşlerini inceledi. Kurtuluş Savaşı′nı belgesel roman tarzında, destansı bir anlatımla işlemiştir Samim Kocagöz. Meraklısına duyurulur…
    Bafa Gölü, solumuzda kalıyor. Sakin, dalgasız durupduru… Yamaçlar zeytinlik. Yol kenarlarında TAZE İNCİR satan sergiler. Yeni ürünle tanışma fırsatı sağlıyor. DOĞAL AYDIN İNCİRİ diyerek farkı fark edin diyen de var.  Bafa’ya girer girmez mis gibi Piri’na kokusu kaplayıverdi ortalığı. Öylesine yoğundu ki, anlatamam. Bir anda kendimi zeytinyağı fabrikasında hissettim. Piri'na, Rumca bir sözcük. Zeytinin, sıkıldıktan sonra yağ bakımından zenginliğini yitirmeyen, gübre veya hayvan yemi olarak kullanılan küspesidir. Ayrıca yakıt olarak da kullanılır.  
     Milas yolu boyunca sağlı-sollu yine incir satanlar var. Süt mısır, tarladan toplanmış. Evdeki kuzineli soba getirilmiş. Bir metrelik bir boru takılmış. Odunda mısırlar haşlanıyor. Hemen yanında odun ateşinde demli çay. Semaver baş köşeye kurulmuş gibi… Ören yoluna saptık. Fesleğen adında bir köy tabelası okuyorum. Fesleğen gibi ne de güzel kokuyordur! Sivrisinekler de giremez bu köye umarım! Kim koymuş acaba bu adı?   
    Ören, bir hilâl biçimindeki koya kurulmuş. Sol ucunda Y(ap) İ(şlet) D(evret) yöntemiyle yapılmış Ören Yat Limanı. İki ay sonra açılacakmış. Acaba yatlar bu pırıl pırıl denizi kirletir mi? Gelen yatçılar fiyatları fırlatır mı? Belki hiç karaya ayak basmazlar! Yat Limanı girişinde bir yön levhası:Karia Yolu yazılı. Muğla ve Aydın illerini de kapsayan 820 kilometrelik bir yürüyüş rotası. Likya uygarlıklarından başlayıp gelen yol. 2013 şubatında resmi açılışı yapılmış. Ama çok zahmetli olduğu yazılı her yerde. Kendine güvenmek yetmez, donanımlı olmak gerek Karia Yolu’nu yürümek için. Sağ uçta fener. Üç metre ne var ne yok! Kıyıda duruyor. Bekçiye gerek yok! Yalnızlık nedir bilmeden yaşıyor fener(cik)! Arkamızda heybetli dağlar. Yarı beline kadar orman. Sonrası doruğa kadar kayalık. Çamlar tutunamamış sanki. Dimdik, dikine doğal bir duvar örülmüş gibi. Sahil trafiğe kapalı. 5 metre genişliğinde parke taşlı bir yol. Sonra palmiyeli, çiçekli 1 metrelik bir ara bölüm. Sonra denize girebilirsiniz. Aralıklı olarak dizilmiş 4 sıra şezlong. İkişerli ve güneşlikli. Roman vatandaşlarımız güneşlikleri hayıttan örmüş. Bir de boyanmış: Mavi, sarı, kırmızı, yeşil… Gökkuşağının ne kadar rengi varsa… Milas Belediyesi görevlileri var. Şezlong başına günlük 3 TL alıyor, fişini veriyor. Sık sık duşlar konmuş. Sabahları sıcacık. Akşama doğru soğuyor. Kuyu suyuymuş. Üşenmedim saydım, her 10 adımda bir çöp kovası. Sanki “Çöpünüzü bana atın! Yerlere değil..” diyor usulca. Turuncu giysili çöpçüleri var. Boyu kadarki çöp bidonlarıyla dolaşıyor. Çöp kovalarını boşaltıyor. Ellerinde eldivenleriyle. Ama ne yazık ki, taşeron bir firmanın çalışanı. Giysisinin sırtında firmanın adı yazılı. Maaşları asgari ücretin bile altında. Kanayan bir yaradır. Hâlâ sürmektedir. Deniz, 4-5 adım sonra boy alıyor. Ilık mı ılık. Tertemiz. Çakıllı. Denizde azıcık hareketsiz durun, balıklar bacaklarınızı ısırıveriyor. Çok konukseverler çok(!) Bebekler, çocuklar kolluklarıyla kendilerini bırakıveriyorlar denize. Tuzlu değil. Duş sonrası tek bir tuz zerresine rastlayamazsınız.  Ebeveynler çok titiz. Gözlerimle tanık oldum. Anne çocuğunun çişini küçük pet su şişesinde biriktirdi akşama kadar. Daha o yaşta çocuğunun bilincine denize işenmeyeceğini kazıdı. Ayrılırken sahilden, çöp kutusuna attı şişeyi. Habire evler, lüks daireler yapılıyor. Fosseptik kuyuları da yanlarında. Çünkü kanalizasyon düzeneği kurulmamış. Vidanjörlerle çekiliyor dolduğunda. Su, elektrik gelmiş. Şimdi sistem şöyle işleyecek: 1 metrekarelik yer-arsa kalmayıncaya kadar böyle sürecek. Ortalık vidanjörcüyle dolacak. Koku ortalığı kaplayacak. O zaman kanalizasyon ve arıtma yapılacak. Yâni; kıl çadırlı yaşamın konutlu biçimidir sahil kentlerimizde yaşadıklarımız…Bir traktör ve arkasında uzun bir kasa. Sahil boyu ücretsiz yazlıkçı taşıyor. İçeriye doğru yazlık siteler yapılmış. 1. sınıf tarım arazisi, bir biçimde kılıf bulunup yazlıklara açılmış. Üç büyük ilimiz insanları doluşmuş hemencecik. Kentliler olarak kıyıları yağmalamışız kaşla-göz arasında… 
     Gazete bayiinde yerel ÖNDER Milas’ın Gazetesi alıyorum. Ayırtmak istiyorum marketçi bayana. “Zaten 1 tane geliyor. Alan da pek olmuyor!” diye yanıtlıyor beni. “Olsun! Siz yine ayırın. Okumak, izlemek, tanımak istiyorum” diyorum. A5 boyutunda. Siyah-beyaz 12 sayfa basılıyor. Alışkanlığımdır, nereye gitsem mutlaka yerel basın-yayın organı arar, bulur ve okurum. Beni daha bir oralı yapar. Başlıca başlıkları paylaşayım:”Bölge Mahalle Meclisleri kurulacak”, “Tarihi eser kaçakçılığın konusunda eğitim verildi”, Artık ‘Sincaplar’ da yangın söndürecek”, “Özellikle ‘Gülten Abla’ çok sevindi!”, “Milas-Bodrum Havalimanı’na ulaşım Milas’ın da hakkıdır!”, “Akyol’un yolunda çukur sorunu var!”…  
    “Ölmez Ağacı”, zeytinin Ege’deki adıdır. Çok uzun, yüzyıllara uzanan ömrü nedeniyle ölümsüzleşmiştir. Belki bu yüzdendir Egelinin azıcık boş bir toprak parçasına, dağa-taşa hemencecik zeytin ağacı dikivermesi. Konaklama ücretleri epeyce pahalı bir motelin bahçesi. Ortada kaç yüz yıllık bir zeytin ağacı. Heykel gibi değerlendirilmiş. Yıllara meydan okur gibi dimdik duruyor. Hazır yeri gelmişken söyleyivereyim: Fatma Gürel’in “Ölmez Ağacın Evi” adlı özyaşamını anlattığı romanını özellikle bu coğrafyada okuyun. Çok farklı bir göz ve duyguyla izleyeceksiniz çevrenizi…   
     Ören’in trafiğe kapalı alanda Uzakdoğu’nun çekçekleri gibi üç tekerlekli bisikletlerle sağlanıyor. Arkalarında seleleri var. Yollar dümdüz.  Seleye deniz eşyalarını ya da çocuğunu koyup sahile iniyor yazlıkçılar. Hemen hemen her evde bir tane.
    Türk Kahvesi daha nasıl reklâm edilsin? Ayrıcalıklı bir tabelâ ve bir o kadar anlamlı cümleler:”TÜRK KAHVESİ kırk yıllık hatırı var… Sana bir yol var… üç vakte kadar”  Sanki “Buyurun, falınıza da bakarız!” çağrısı. 
   “Bebiş Çamaşırhane” sanmayın yalnız bebekler için. Tüm yazlıkçılara özgü. Fotoğrafını çektikten sonra sahibi geldi. Kendisine sordum. Bir taneymiş. Şubesi yokmuş. Kıyıda-köşede saklanmış gibiydi. Sanki pek tanınsın istenmiyor izlenimi edindim! 
    Güverte Restoran’ın önünde bir balıkçı. Masanın üstüne yarım boyda bir sepet koymuş. Misinaya iri oltaları bağlayıp kenarındaki sert süngere batırıyordu. Sepetin aralarına köpük sıkmış. Sıkı dursun diye. “Kolay gelsin!” diye söze başladım. “Av yasağı yok mu?” soruma “Bize yok! O yasak büyük teknelere, gırgırcılara, trolcülere…” yanıtı geldi. Ardından beni zengin mi sandı ne “Sizin de tekneniz var sanırım?” diye sordu. “Bacanağımın yanına geldik. Yıllardır burada yazlıyorlar.” diye durumumuzu açıkladım. Fotoğrafını çekerken hafiften poz veriyor. Kendine önem katıyor sanki. İşini de öne çıkartıyor öte yandan. Yanındaki arkadaşı “Hadi hadi ünlü oldun!” deyince pembe bir yalanla yanıtlıyorum:”Oğlana gösterecem sepeti. Merak edip duruyordu. Ben de tam anlatamıyordum Parakete Oltası’nı.” Hafif esintiye bırakıp ayrılıyorum yanlarından. 
   Derin Yalnızlık sanırım bu olsa gerek! Geldiğimizden bu yana izliyorum. Yaşı 80’i çoktan geçmiş. Pamuk gibi saçları. Hafif öne eğilir olmuş. Yılların verdiği yükten olmalı. Yüzünde derin çizgiler döşeli. 5 basamaklı merdivenden sonra giriliyor eve. Pencerelerin pancurları tıpkı Edremit, Ayvalıktakiler gibi. Rum evi mi acaba? Tahminim bunları yapan usta çoktan ölmüştür! Kaç kez boyanmış belli değil. Uzun arkalıklı kahverengi plastik sandalyesine oturdu. Ben de az ötedeki banka. Göz ucuyla izliyorum. Hiç kıpırtısız oturuyor. İzliyor yalnızca denizi, yazlıkçıları. Derin yalnızlık içinde. Kapısını azıcık açmış. Aralıktan içerideki eşyalar gözüküyor. Salonda 2 tane çekyat ve kolçaklı koltuk. Rahat ettiren cinsten. Modelin benzeri yok. Duvarda sarkaçlı bir saat. Beyaz badanalı duvarda hemen kendini belli ediyor. Akşamları yarenlik etmeye geleni var. Çok değil. Üç-beş kişi kadar. Girişte oturup söyleşiyorlar mırıl mırıl… Beynimde sorular fırtınası:Eşini ne zaman kaybetti? Çocukları var mı? Varsa, kaç tane? Yanına geldiler mi? Gelip de hemen geri mi döndüler? Yoksa yazlık izinleri kısamıydı? Ondan mı daha çok kalamadılar? Kardeşleri var mı? En büyükleri kendisi mi? Onları erkenden mi yitirdi? Ne pişirir? Ne yer, ne içer? Yalnızlığını nasıl geçiştirir? Yoksa geçmek bilmiyor mu? 
     Nazım Hikmet, her yerde. Ören belediyelikken festival düzenlenirmiş. Şimdi Milas’ın 45 dakika uzaklıktaki mahallesi. Nazım Hikmet Kültür Merkezi katkılarıyla Ören Nazım Dostları elbirliği yapmış ve anmış. Telefon kulübesindeki afişi fotoğrafladım. Daha başka noktalarda da vardı. Bir şiirle selâmlasın hepimizi Nâzım Usta:
DÜNYAYI VERELİM ÇOCUKLARA

Dünyayı verelim çocuklara 
Hiç değilse bir günlüğüne
Allı pullu bir balon gibi
verelim oynasınlar
türküler söyleyerek
yıldızların arasında
Dünyayı çocuklara verelim
Kocaman bir elma gibi
verelim sıcacık bir
ekmek somunu gibi
Hiç değilse
bir günlüğüne doysunlar 
dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı
alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler

    Bir nesne eğer çok eskiyse, “Nuh Nebi’den kalmış” denir. Nuh peygamber zamanından kalmış anlamında. “Nuhnebi” bir tekne. Eskimiş kullanıla kullanıla. Bir zeytinin gölgesine çekilmiş. Paslanmaya yüz tutmuş.   
Nuh Nebi’den kalmamak ne güzeldir!
    Melih Cevdet Anday’ın Ören’de karşıladı bizi. Cumhuriyet dönemi çağdaş Türk şiirinin büyük ustası şair, tiyatro oyunu, roman, deneme, makale yazarı. Liseden arkadaşları Orhan Veli ve Oktay Rifat'la birlikte Garip Akımı’nın kurucusu. Türk şiirinde yenilenmeyi başlatan şair. Yazlarını Ören’de (Keramos) geçirirmiş. Buradaki evi daha düzenlenmemiş. 

“Bir dünya daha olmalı, burada
Bir yerde, o kadar yakın ki,
Seslensem duyulacak belki
Belki başladım onu yaşamaya”

dörtlüğünün yer aldığı bir tabela heykelinin yanında yer almış. Melih Cevdet Anday Parkı Ören’in tek parkı. Aydınlarına sahip çıkan bir Belediye, mutlandırıyor insanı. Hiç aklımızdan çıkmayacak şiirlerinden birinde Anday derki:
TELGRAFHANE

Uyumayacaksın
Memleketinin hali
Seni seslerle uyandıracak
Oturup yazacaksın
Çünkü sen artık o sen değilsin
Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin
Durmadan sesler alacak
Sesler vereceksin
Uyuyamayacaksın
Düzelmeden memleketin hali
Düzelmeden dünyanın hali
Gözüne uyku giremez ki...
Uyumayacaksın
Bir sis çanı gibi gecenin içinde
Ta gün ışıyıncaya kadar
Vakur metin sade
Çalacaksın.
                                     1952

    Milas-Ören’den iz(lenim)ler şimdilik eksiği-gediğiyle bu kadar…



Bu yazı 1930 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



6 + 2 =

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
EFESDOSTTV ARŞİVİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI