Bugun...
22.08.2017 - DOĞU ANADOLU İLLERİNDE-3


Mutahhar AKSARI ANKARAdan YAZIYOR
muaksari@yahoo.com
 
 

facebook-paylas
Tarih: 22-08-2017 12:15

5. GÜN
Kahvaltı sonrası çıktık. Çarşıya daldık. Gözümüze ilk yufkacı çarptı. “Rabata” adını verdikleri daire biçiminde yufka yapıyorlar tandır fırınında. Yüzü-gözü un içinde çalışanların. Fotoğrafladık. Azıcık tadına baktık. İki insan boyunda dev bir çaydanlık. Yaşlı bir amca odun ateşinde çay demliyor. Kürsü adı verilen küçük, alçak boyda oturaklarda Dadaş kırtlama çay içecek. Çok farklı bir manzara. Meydandayız. Mahkemeler eski tarihi binalarda. Polislerden izin alıp, içeri giriyoruz. Özelliklerini korumuşlar. Yakutiye Belediyesi, merkez ilçe olduğundan pek çok eski yapıyı ayağa kaldırmış. Kendi de böyle bir eski yapıya taşınmış. MELCİLİ HAN KONAĞI, kartal yuvası gibi tepede duruyor. Taş işçiliği, ağaç oymacılığı harika! Büyük bir hayranlıkla izliyoruz. Süslenmiş-püslenmiş türbanlı kadınlar sözleşip gelmişler. ERZURUM TEKNİK ÜNİVERSİTESİ yeni açılmış. Rektörlüğü kent merkezinde. Karnımız acıktı. “Cağ Kebabı” yiyeceğiz. İki kebapçı var. Adları; Gel Gör, Ye Gör. İlkine oturduk. Masamız dışarıdaydı. Etrafı gözlüyoruz. Siparişimizi verdik. Tabağımızdaki kebap bittikçe, seslenmeden garson getiriyor. Sonunda dur dedik. Etin hasını tıka-basa yedik. Sıpa gibi karnımızı doyurduk. Daha gezeceğimiz çok yer var. Bunu kolayca eritiriz nasıl olsa! Hemen her ilimizde/ilçemizde bir tane ULU CAMİİ bulunur. Erzurum’dakinin adı ATABEY CAMİİ. Saltuklulara Atabey ismi yakıştırıldığından bu ad verilmiş. Yerli turistler vardı. Onlara takılıp rehberin, cami imamının anlattıklarını dinledik. Tavanı tıpkı kırlangıç yuvası. Ahşaptan yapılmış. İçerdeki nemi emermiş. Ses düzeni harika! Modern ses düzeneği olmadan da en arkadaki safa ulaşırmış imamın sesi/vaazı. Tavanda delik var. Güneş saati imiş. Namaz vakitlerini ayarlamaya yarıyormuş. Yapının ayakları bir ileri bir geri olarak konumlandırılmış. Sesin en uç noktalara engelsiz, kolayca ulaşmasını sağlıyormuş. Depremlerden hiç etkilenmemiş. O denli sağlam! Eşim, kiliseden bozma bir yapıdır diyor. Doğru olabilir… ERZURUM KALESİ’ne cadde üzerinden yürüyerek gidiyoruz. Saltıkoğulları Beyliği zamanında yapılmış. Erzurum tarihini de başlatan Kalenin, M.Ö. 1000’lerde var olduğu anlaşılıyor. Çevresi hep gecekondu dolu. Arada boğulup kalmış gibi. Gözetleme Kulesi’ne çıkıyoruz. Erzurum ayaklarımızın altında. Şimdi Saat Kulesi (Tepsi Minare) olarak kullanılıyor. Erzurum Tabyaları’nın sağındaki ÜÇ KÜMBETLERe gidiyoruz buradan. Sekiz köşeli plan üzerine oturtulmuş olan kümbetin Saltuklu Devleti’nin kurucusu Emir Saltuk’a ait olduğu sanılıyor. Tümüyle kesme taştan yapılmış olan kümbetlerin diğer ikisini kimlerin yaptığı bilinmiyor.  13. yüzyıl sonu ile 14. yüzyıl başına ait oldukları sanılıyor. Dimdik ayaktalar. Asırlara meydan okuyorlar. Kümbetlerin içine girilemiyor. Bekçisi yok! Niye? Her taş oymaya hayran kalıyoruz. Birbirine hiç benzemiyor. Dönüp dönüp bir daha bakıyoruz. Kümbetlerin çevresindeki gecekondular yıkılmış. Kentsel dönüşüme girmiş. Çevredeki mahallenin çocukları amatör rehberlik yapıyor. Yine ana cadde boyunca ilerliyoruz. ÇİFTE MİNARELİ MEDRESE restorandaydı. Gezemedik. İlhanlılar döneminden günümüze kalan nadir eserlerinden biri olan YAKUTİYE MEDRESESİ’ne varıyoruz. Hoca Celaleddin Yakut, M.S. 1310 yılında yaptırmış. 700 yüzyıllık Medrese, günümüzde İslâm Eserleri Müzesi olarak kullanılıyor. Ama restorasyon var. Girip gezemiyoruz ne yazık ki! ATATÜRK EVİ’ne yöneliyoruz. Mahzar Müfit Kansu’ya Mustafa Kemal Atatürk’ün yönetim biçiminin Cumhuriyet olacağını yazdırdığı, Erzurum Kongresi sırasında konuk olduğu ev. Olduğu gibi korunmuş. Kurtuluş Savaşı yıllarının başladığı yıllara gittik. TAŞHAN, gümüş ve oltu taşı işçiliğinin nefes alıp-verdiği bir han. Taştan yapılmış.  Erzurum’dan ayrılma vakti geldi. Sivas’a doğru yolumuz. Yol yapımı var. Kilometrelerce sürüyor. Tepelerden kayalar düşmüş. Yolu kapatmış. Epeyce bekliyoruz. Çalışmaya ara verip, yol veriyorlar. Upuzun kuyruk oluşturmuş araçlar geçiyor. Solumuzda ırmak nazlı nazlı akıyor. Acılarıyla ünlü AŞKALE ilçesine geldik. Ermenilerin sürgün edildiği yer. Cumhuriyetin ilk yıllarında çıkartılan Varlık Vergisi’ni ödemeyen Ermenilere taş kırdırılmış. Çoğu da ölmüş. Tarifsiz anılarla dolu. Sulama kanalı var. Kömür madeni yatakları zengin. Çimento fabrikası kurulmuş. Ana yol Aşkale’yi ikiye bölüyor. TERCAN, bomboş dağlarla çevrili. Ağaca, ormana hasret bekliyor! Kim bilir kaç yüzyıldır böyle! Deniz seviyesinden 2027 metre yükseğe tırmanmışız. TEPEBAŞI GEÇİDİ’ni aşıyoruz. Yüzlerce arı kovanı ardı ardına sıralanmış. Çok kaliteli olmalı buradan elde edilen bal. YAYLACIK KÖYÜ bir görünüp bir kayboluyor. Cemevi’ni fark ettim zor belâ. Alevi köyü olmalı. İÇ-EN (İbrahim Çeçen Enerji) elektrik elde ediyor ÇALIKIŞLA HES’ten. Dağların şırıl şırıl akan sularını borularla taşımışlar. ZORLU Grubu da boş durur mu hiç? TOKİ, kentin girişinde sol tarafa  evleri konduruvermiş. Yavaş yavaş ERZİNCAN iline girdik sayılır. İki yüksek dağın tepesine dikilivermiş Erzincan Üniversitesi-Tercan Meslek Yüksek Okulu. ÇAYIRLI, küçük bir ilçe. AKFEN İdeal Enerji karşımıza çıkıyor. Karacasu 2-3-4 HES’lerinde elektrik üretiyor. TERCAN’ın yakınından geçiyoruz. Kent bir hayal gibi. Veee geldik KARGIN’a. Adı tanıdık geliyor. Alevi köyü. İçinden demiryolu geçiyor. Soğuksu Deresi’nin yanından yol açmışlar. Dağların ayak ucunda. Kayalar trenin üzerine düşmesin diye tehlikeli heyelân bölgelerinde aralıklı olarak tüneller yapılmış. ÜZÜMLÜ’ye varmadan yine yol kapandı. Heyelân var. Gelen-giden yok. Trafik Polisi araçları durdurdu. Arabadan indik. Dağdan kopan  kayaların yuvarlanışını izliyoruz. Sivas’a daha 283 km var. Yarım saat zorunlu mola verdik. KARAKAYA BELDESİ, yavaş yavaş kiremit çatıların görüldüğü yer. Demek buralara fazla kar yağmıyor. BAYIRBAĞ BELDESİ, dağların koyağına kondurulmuş. Bayıra tutunmuşlar da denilebilir. Büyük olasılıkla halkı Alevidir. Çünkü, Osmanlı zulmünden anca böyle kurtulmuşlar. Dağlara, bayırlara kaçarak, konarak… ÜZÜMLÜ, gerçekten bağlık, bahçelik. Adı belli ediyor. Yemyeşil her yan. Ama bir tek dağlar ağaçsız, ormansız. İlle TEMA’nın gelmesi mi gerek? Kendileri hiç akıl edemez mi? Devlet zaten uzak duruyor. AKYAZI’daki Kızılay’ın tesisi ne ola ki? Belki deprem zamanından kalmadır? 
Veee geldik ERZİNCAN Otogarı’na. Olağanüstü temiz bir tesis. 2012’de yapılmış. Anayolun üzerinde. Pırıl pırıl olmasına şaştık kaldık! 4 yolcu bindi otobüse. Yüklerini sıralıyorum: 1 çuval kırtlama şeker, 5 bidon peynir, 3 koli eşya. Sürücü 3 yolcu parası istedi yükler için. Önce  tartıştılar ama sonunda uzlaştılar. Tıka-basa doldu bagaj. Erzincan içine girmeden Sivas’a saptık. Aslında bir gece burada konaklayabilirdik. Bir daha ne zaman geleceğiz? 
SİVAS’a doğru yol tuttuk. Dağların dipleri köylere ayrılmış. Yeşil yeşil yaşıyorlar. Ama dağlar yine çıplak, ağaçsız, ormansız… Ovanın göbeğine Erzincan Çimento Fabrikası konduruluvermiş. Erzincan Ovası’na zarar verdikten sonra akılları başlarına gelecek ama ne çare! Sırasıyla lastik geri dönüşüm fabrikası, CAMSA – Cam Sanayi mi?-, EOSB Sivas yolu üzerinde sol tarafta. Organize sanayi buraya taşınmış. TOKİ, buralara girmemiş diye seviniyorduk. Kursağımızda kaldı. Polis Meslek Yüksek Okulu ile kendine yer bulmuş TOKİ. Üniversite, 2006 doğumlu. Yapımı sürüyor. Güneş enerjili ısıtma düzeneği yapılıyor. Geniş bir yerleşke öğrencilerini bekliyor. Belki 10 yıl sonra daha da yeşil ve gelişmiş olur buralar… REFAHİYE’ye doğru ilerliyoruz. Yine yol genişletme çalışmaları var. Dağlar, cısçıplak… Acaba Çin modeli mi uygulasak? Çamurun içine tohumları saklayıp, dağlara fırlatsak. CANKÖYLER’den 2 km önceye kadar manzara böyleydi. Artık ormana geldik. Yemyeşil bir yolculuk sürüyor. Alabalık tesisleri var. Arılar bu cennet yeşili doğa içinde bayram ediyor olmalı… REFAHİYE’ye ulaştık. 50 yataklı hastane, şebeke suyu ve kanalizasyon yapılıyor. Meslek Yüksek Okulu’nda mekatronik, raylı sistemler bölümleri varmış. Mola yerindeki buralı bir gençten öğrendim. İkişer kiloluk kıl deride peynir satılıyor. Sivas’a daha yakınız artık. KIZILDAĞ, adı gibi kızıl renkte. Ağaçsız, ormansız kel bir dağ. Döne döne ilerliyoruz. İMRANLI, Fakir Baykurt’un sürgün edildiği ilçe. Baykurt, imeceyle lise yaptırtmıştı burada. Anılarında o yılları tatlı tatlı anlatır. 3300 nüfuslu bir ilçe. Artık düzdeyiz. Tırmanış yok! KILINÇLAR Tır ve Kamyon Konağı’nın önünden geçiyoruz. Ne güzel bir ad seçmişler! Bunca dağ tepe sonrası sürücüler burada konaklıyor. Çırçır böceklerinin çınlamalarını duyuyoruz, şaşırıp kalıyoruz. Bunca yükseklikte, bu iklimde olur muymuş? Sürücü akşam namazı molası veriyor. Dinin baskınlığını yaşıyoruz.
SİVAS’a gece vardık. Önceden Öğretmen Evi’nden yerimizi ayırtmıştık. Rahatız o yüzden. Kümbetlerin arasında kalmış bir yer. Odamız alt katta. Eşyalarımızı koyup, dışarıya çıkıyoruz. Ana caddeden aşağıya iniyoruz. Kentin altlarında bir ırmak var gibi. Boydan boya düzenlenmiş. Oturma yerleri, çay bahçeleri yapılmış. Ortalık tertemiz. Üniversitelilerin geldiği mekâna dönüşmüş. Renk renk ışıklandırılmış. Derenin suyunu derece derece teras biçimindeki havuzlarda tutmuşlar, aralarına kapaklar yapmışlar, denetimli olarak aşağıya salıyorlarmış. Canlı müzik yapılan bir çay bahçesine oturduk. Güzel çalıyorlardı. Derin bir nefes aldık. Özgürlüğün tadı bambaşka oluyor. Diğer masalarda üniversiteli kızlı-erkekli gençler oturmuş, eğleniyorlar. Hem yol hem de zihin yorgunluğumuzu attık. Öğretmen Evi’ne döndük. Yatakları bir açtık. Ne görelim? Çarşaf ve yastıklar değiştirilmemiş. Hemen odayı terk ettik. Başka oda verdiler. Öğretmen dışında da müşteri alındığından, gereken özen gösterilmediğinden böyleymiş… Kötü not verdik yöneticilere!           
SİVAS / 6. GÜN
Kahvaltı sonrası ilk işimiz DİVRİĞİ’ne gitmek oluyor. Dolmuşun en öndeki koltuklarına kuruluyoruz. Şoförle sohbet ede ede yol alıyoruz. Eğer böbreklerimizde taş olsaydı, şimdiye düşmüştü! Öyle kötü bir yol. Gidiş-geliş olacakmış. Yapım yavaş sürüyor. Kıvrılarak ilerliyoruz. Tepede son virajı dönüyoruz. Divriği ayaklarımızın altında. Yeni yeni yeşillenmiş. İndikçe iniyor minibüs. Merkeze vardık. Osmanlı döneminin esnaflarından var sokaklarında. Terk edilmişlik, hiç çalışmayan bir saat, dinlendirici bir sessizlik içinde her yer. Dönüş biletimizi alıp yokuşa vuruyoruz. Çok dik. Ağımbat Tepesi’nin batı eteğinde yükselen ULU CAMİİ ve DARÜŞŞİFASI’na çıkıyoruz. Sağımız-solumuz bahçeli evler. Ağaçlar yeni tomurcuklanmış. Haziran ayı neredeyse yarılandı. ULU CAMİİ ve DARÜŞŞİFASI; özgün mimarisi, estetik, kültürel, evrensel değeri ve ayrıuca 13. yüzyılda kadın-erkek eşitliğini simgeleyen bir anıt eser olarak 1985 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine alınmış. Mengücekoğlu Ahmet Şah ve eşi Turan Melek tarafından 1228 yılında temeli atılmış ve 14 yıl sonra ibadete açılmış. Anıtın baş mimarı Ahlatlı Hürremşah. Aşhane (imaret), buka (konukevi), sundurma, mahkeme, namazgâh, musalla kuyu ve sebil gibi yapıları şimdilerde yok. Caminin 13,5, darüşşifanın 14 metre yüksekliğindeki taç kapılarının heybeti görülmeye değerdi. Şifahane kapısının sağ ve solunda kadın ve erkek figürü, yine şifahane kapısının sol iç kısmında kemer bordürün içerisine gizlenmiş kolye görünümündeki kadın ve erkek figürü, bugüne değin gördüklerimizden kat kat güzeldi… Erkekle birlikte kadının toplum yönetimindeki yerine vurgu yapıyordu. Şifa yurdunda akıl hastalarının su sesi ile musikinin kullanıldığı avlu içi şadırvan ve eyvan üst motifinden anlaşılıyordu. Kıble Kapısı (Taç Kapısı), iki kanadında simetri izlenimi vererek arka arkaya sıralanan bağımsız yüksek kabartmalar, kırma motifler, vazo motifiyle sanki cennet bahçesi tasarlamış. Batıdaki Çarşı Kapısı adeta bir halı ve eşsiz desenlerle bezeli bir kumaşa benzetildiğinden bilim adamları “Tekstil Kapı” diye de adlandırmışlar. Çıkıntının sağ ve sol yüzeyindeki iki ayrı çift başlı kartal motifi kudret ve egemenlik simgesi olarak duruyordu. Şah Kapısı (Taht Kapısı) yüzeyi; bitkisel, geometrik, yıldız, düğüm, saç örgüsü motifleriyle bezenmişti. İşlemelere hayranlıkla dokunuyoruz. Ulu Cami ve Darüşşifası’nın ihtişamı, azametli yerleşimi, dört taç kapının üç boyutlu taş işçiliği, minber ve mihrapta minyatür olarak devam eden süslemeler, gizlenmiş mesajlar, yapımdaki olağanüstülüğü bizi büyülüyor. Üç kapısından girip çıkıyoruz. Selçuklu Türk yapı ve süsleme sanatının Orta Asya’dan başlayarak, İran, Ahlat üzerinden Divriği’de, Ulu Camii kapılarında meyvesini görüyoruz. 800 yılda yaşanan onca yer sarsıntısında BİR MİLİM dahi kaymamış Ulu Camii ve Darüşşifası. Aslında herkesin ölmeden gezmesi, görmesi gerek! Divriği Evlerini/Konaklarını görmemiz gerek. Yakındaki dut ağacının altında Divriği Kaymakamı oturuyormuş. Saat 17:00’a yaklaşıyor. Evler ziyarete kapanacak. Bizim için telefon ediyor Kaymakam. Görevli bizi bekleyecek. Bir koşu varıyoruz daracık, taşlı, terk edilmiş sokaklardan geçerek. Tüm ev ahşaptan. İçi, dışı, tavanları –kaplamasız, düz, nakışlı-, dolapları büyüleyici bir ahşap işçiliğiyle kotarılmış. Divriği  evlerinin tarihi uzantısı kale çevresine yerleşme ile başlamış. Bu dönemde kale içine sığmayan halk (Ermeni, Rum, Türkmen) kale dışına taşmış. Türkmenlerde evler, zemin taş ve ardıç ağaçlarıyla sıkıştırılır ve üzerine dikmelerle bina yapılırmış. Ermeni ve Rumlarda ise temel açılır ve su basmana kadar taşla sonra kerpiçle örülürmüş. 300 görülmeye değer evin 120’si tescillenmiş. Bizimkisi bir gözümüz gördü bir gözümüz görmedi gibi oldu. Kaymakama ve görevliye teşekkür ederek ayrılıyoruz. İniş aşağı giderken ara sokaklarda restorasyonu süren birkaç eve daha giriyoruz. Ustalardan izin alıyoruz. Evlerde birbiriyle bağlantıyı sağlayan iç içe dehlizler var. Bunlar Ermeni evleri. Tanıklık ettik. Yaz mevsiminde buradaki evler dolarmış. Dışarıdaki Divriğililer gelir, tatillerini burada geçirirlermiş. İçinden bir dere geçiyor. Üzerindeki taş köprüye hayran kaldık. Aslında daha çok zaman ayırmalıymışız! Neredeyse günbatımında Sivas’a dönüyoruz…
Sivas’ın içini dolaşmamız gerek. Belediye otobüslerinin merkez durağına gidiyoruz. Derdimiz anlatıyoruz. Çözümü; Sivas’ı bir baştan bir başa dolaşan gidişi ve dönüşü ayrı yönlerden olan otobüse binmek. Şoförün arkasındaki önden ilk iki koltuktayız. Biletimiz son durağa kadar geçerli. Geldiğimiz her semtte şoför bilgi veriyor. BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun adayını seçmişler. “Muhsin Bey” diyor, başka bir şey demiyor. Şeker lojmanlarının önüne geldiğimizde içi cız ediyor. Özelleştirilip peşkeş çekilmesine kızıyor. Son durakta biraz dinleniyor. Biz de doğal olarak. Dönüş biletini basıyoruz. Bu kez Cumhuriyet Üniversitesi, kentin dışındaki büyük bir yerleşkede. Yeşil bir cennet gibi. Sınavlar dönemi. Ortalık sakin. Çok katlı yapılaşmalar var. Bahçeli evler neredeyse bitmek üzere. Ana caddeler geniş ve bakımlı. Sivas Garının önü, cıvıl cıvıl kalabalık. Merkezi yerde.     
7. GÜN 
Bugün Sivas’tan ayrılacağız. Kahvaltımızı erkenden yapıp sokaklara vuruyoruz kendimizi. SULU HAN (SUBAŞI HAN), ortası havuzlu eski bir han. Yaz aylarında kavurucu sıcaklardan sığınmak için bire bir. TAŞHAN, üstü tümüyle açık. Açık avlulu ve iki katlı ilginç bir yapı. Taştan yapılmış. ZİYA BEY KÜTÜPHANESİ’ni rastlantı sonucu bulduk. Önünde duruyorduk. Binanın özelliği bizi içine çekti. Güvenlik görevlisi içeriye buyur etti. Müdür Cemal Karaca karşıladı bizi. Odasına aldı. Tanıştık, çayını içtik. Yazma eserler kütüphanesiymiş. Parmak izi okutularak açılan özel bölümleri gezdik. Nadide eserlere cam arkasından baktık. Kütüphaneyi yaptıran Yusuf Ziya Bey (1869-1943), Meşrutiyet döneminde Osmanlı Mebusan Meclisi’nde mebusanlık, Cumhuriyet yıllarında TBMM’de 7 dönem milletvekilliği yapmış. 23 Nisan 1920’de Atatürk tarafından milletvekili seçilmiş, Atatürk’ün ricasıyla Sivas Kongresi’ne de katılmış aydın, vatansever bir kişi. Kitaplara aşırı düşkün. Kişisel çabalarıyla özel kütüphane olarak Tuzla hisselerinden gelen parayla yaptırıyor. 1980’de Bakanlığa devrediliyor. 1037 yazma, 8088 basma eser barındırıyor özel korunan dolaplarda. Felsefe, Astronomi, Zooloji, Tarih ve Edebiyat ile ilgili hepsi. Cemal Bey, adımızı aldı. Sivas ile ilgili çıkmış kitap ve dergiler gönderecek Öğretmen Evi’ne. Sıcaklığı, içtenliği bizi mutlu etti. İlk kez karşılaştık böyle bir yöneticiyle. JANDARMA BİNASI –Askeriye/Garnizon-, kentin merkezinde konuşlanmış. 1908’de Vali Reşit Akif Paşa zamanında yaptırılmış. L biçiminde düzenlenmiş. Üç katlı, ayrıksı mimarisiyle göze çarpıyor. Ama Sivas Katliâmı’nı engelleyemediler! 4 EYLÜL MÜZESİ (SİVAS ATATÜRK KONGRE VE ETNOGRAFYA MÜZESİ), onarımdaydı, ne yazık ki gezemedik. Sivas Kongresi’nin toplandığı yer. 1981 yılına kadar Sivas Lisesi’ymiş. Milli Mücadele ile ilgili bilgi ve belgeler sergileniyormuş. ÇİFTE MİNARELİ MEDRESE, 1271-72 yılında İlhanlı veziri Sahip Şemseddin Mehmet Cüveyni tarafından yaptırılmış. Günümüze bir tek Anadolu’nun en yüksek taç kapısına sahip ön cephesi kalabilmiş. Dârü’l-hadis diye de bilinirmiş.Taç kapıda yükselen iki minare Sivas’ın simgesi olmuş zamanla. Bitki ve geometrik motiflerle süslüydü görkemli taç kapısı. ŞİFAHİYE MEDRESESİ, Çifte Minareli Medrese’nin tam karşısında. Selçuklu Dönemi tıp okullarının ve hastanelerinin en eski ve en büyüklerindenmiş. 1217/18 yıllarında 1. İzzeddin Keykavus tarafından yaptırılmış. Taç kapıda güneş ve ay sembolleri, ana eyvanda kadın ve erkek başı biçiminde rölyefler ilginçti. BURUCİYE MEDRESESİ, sağlam kalmış muhteşem taç kapısıyla yalnızca Sivas’ın değil Anadolu’nun da en ünlü yapılarından. Simetrisi en düzgün medrese olarak biliniyor. Açık avlulu, kesme taştan örülmüş. Yivli kuleleri ayrı güzel. 1271’de Selçuklu Sultanı III. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında dönemin ileri gelenlerinden Hibetullah Burucerdi oğlu Muzaffer tarafından fizik, kimya, astronomi öğretimi amacıyla yaptırılmış. İçimizin yandığı, cız ettiği yerdi. Sivas Katliâmı öncesinde önünde imza standları açılmıştı. Yobaz sürüsü toplanıp, Madımak Oteli’ne yürümüştü. İçerideki görevliye “UTANÇ MÜZESİ nerede?” diye soruyoruz. “Yok öyle bir müze!” diye biraz da sert bir ses tonuyla yanıtlıyor. Dışarıdaki bir başka Sivaslı’dan da aynı yanıtı alıyoruz. Sonunda eşim, modern giyimli iki bayana soruyor. Önce afallıyor, kısa bir süre sonra tarif ediyorlar. Az ilerideymiş. Neredeyse çeyrek yüzyıl geriye gidiyoruz bir anlığına. Yakılan aydınlarımızın çığlıklarını duyar gibiyiz… İçeri giriyoruz. Özel köşeyi inceliyoruz. Aydınları yakan katilin adı da yazılıydı. Hemen çıkıyoruz. Uzun bir süre kendimize gelemiyoruz. Sersem salak gibi dolanıyoruz sokaklarda. Aydınlarını diri diri yakanları, katliâmı engellemeyenleri lanetliyoruz içimizden. O kadar çok pide fırını var ki! Şaşırıp kalıyoruz. Yörenin özellikle fırın katmerini, çöreğini pişiriyorlar. İçeride masalar var. Sıcak sıcak çıkıyor, oracıkta yiyorsunuz. Acaba Sivas Katliâmı sırasında bu esnaf ne yapıyordu? Yobaz sürüsüne katılmış mıydı? Yoksa, kapatıp gitmiş miydi? Daha pek çok soruyla dolu beynimizin kıvrımları. ULU CAMİİ, hemen merkezde. Anadolu’nun en seki camilerinden. Cami iç mekân fikrinin gelişmesinde önemli bir yapı özelliği taşıyor. Avlusuna üç yönden girişi ve düz damlı, dikdörtgen planlı, kufe tipli cami sınıfına giren ender örneklerden bir tanesi. Dani,şmendliler Döneminin (1085-1178) önemli eserlerden sayılıyor. Osmanlı Devrine ait 23 mezardan oluşan bir haziresi bulunmakta. Hızlıca geziveriyoruz. Mavi çinileriyle ünlü, Selçuklu mimarisinin ve süsleme sanatının birlikte görülebildiği en önemli yapılardan GÖK MEDRESE de yanıbaşında. Gök Medrese’nin mermer taş kapısı, ışık-gölge oyununu yaşatacak denli zengin bir görünüme sahip. Açık avlulu, iki katlı. İlginç, güzel bir şaheserle karşı karşıyayız. Onarımı bittikten sonra Selçuklu Müzesi olarak hizmet verecekmiş. SİVAS KALESİ, aslında pek kalmamış. Ama oradan Sivas’ın manzarası güzel olurmuş. Gidiyoruz, kuşbakışı yeşil Sivas’ı izliyoruz. Yüksek apartmanlar daha çoğalmamış. Engelleyemiyor manzarayı. Az sayıda sevgilinin buluşma, konuşma yeri olmuş. Öğretmen Evi yolunda Türk Patent Enstitüsü tarafından “Coğrafi işaret” verilerek marka ürün haline gelmiş  SİVAS KÖFTESİ’nin tadına bakmamız gerek. Yaylada yayılan düve ya da koyunun karın etlerinden yapılıyor. İri, o.5 cm kalınlığında ve 5-6 cm çapında yuvarlak neredeyse avucunuza sığacak büyüklükte. Korlaşmış odun ateşi üzerinde ızgarada pişiriliyor. Damağımızda tadı kaldı. Ziya Bey Kütüphanesi Müdürü Cemal Bey’in armağanı koca bir çanta dolusu kitap ve dergi karşıladı bizi Öğretmen Evi’nde. Arayıp teşekkür ettik kendisine. Çubukçuluk ve Ağızlıkçılık, Gümüşçülük, Sivas Bıçağı, Sivas Halısı ve Sivas Kemik Tarağı maharet, zarafet ve sabır ürünü el sanatları olarak az sayıdaki usta tarafından sürdürülmekteymiş. Koç, manda ve öküz boynuzundan nice uzun meşakkatli çabalar sonucu kemik tarak, kemik toka, zarf açacağı, yemek kaşığı, çay tabağı ve kolye ucu da üretilir olmuş. Anı olsun diye üzerine adlarımızı yazdırdığımız 2 kemik tarak aldık Sivas’tan.... 
Yönümüz HEKİMHAN’a. Yolumuz üstündeki Anadolu’nun saf ırkı köpekleriyle Dünyada ün kazanmış KANGAL ilçesine uğruyor dolmuşumuz. Girişte Kangal Köpeği heykeli dikilmiş. Temmuzun 2. haftasında “Kangal Çoban Köpeği ve Koyunu Festivali” düzenlenirmiş. Dünyada emsali görülmemiş bir köpek türü olan Kangal Çoban köpekleri, çok cesur, gayet munis, kötü niyetli insanlara karşı son derece caydırıcı, zeki, önsezileri kuvvetli ve sahibine aşırı bağlı olurlarmış. Dağların, tepelerin arasından geçerek Hekimhan’a vardık. İçinden Doğu Anadolu’ya giden tren hattı geçiyor. Civardaki demir cevherini taşıyan upuzun katarlar bekliyordu. Vardığımızda Batıkent’ten çeyrek yüzyıllık komşularımız/dostlarımız karşıladı. Uğrayacağımıza söz vermiştik. Uzaklarda güneş kızıllığıyla batmak üzereydi. Buraya kadar gezdiğimiz yerlerin izlenimlerini onlarla paylaştık…     

 



Bu yazı 239 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



4 + 3 =

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
EFESDOSTTV ARŞİVİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI