Bugun...
30.06.2017 - DOĞU ANADOLU İLLERİNDE-2


Mutahhar AKSARI ANKARAdan YAZIYOR
muaksari@yahoo.com
 
 

facebook-paylas
Tarih: 30-06-2017 16:49

IĞDIR / 3. GÜN
Kars Öğretmen Evi’nde kahvaltımızı yapıp çıkıyoruz. Mayıs ayında kahvaltıda tahin helvası veriliyor, iyi mi? Her zamanki yerde duruyoruz. O da ne? Yeşillik dolu bir seyyar satıcı. Maydanoz, taze soğan, nane, marul ve daha neler neler… “Nehcivan’dan getirmişem. Çok teze. Alasınız…” diyor. Iğdır’a gideceğimizi, yolumuzun uzun olduğunu söylüyoruz. Tınmıyor bile. “400 km uzaktan getirmişem. Bişey olmamıştır. Sözüme inansanıza? Nece zor durumdayım…” diyor. Çaresiz kalmış. Ekmek parası için dil döküyor bize Azerice. 
Eski Garaja doğru gidiyoruz. Dörtyolun köşesinde bir telaş, bir telaş. Genç üniversiteli kızlar mezuniyet giysilerini giymiş, Ellerinde havaya fırlatacakları  kepleri. Yanaşıp sorduk:”Hangi bölümü bitirdiniz?” “Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik bölümünü.” Sevinçliydiler. Yüzlerinden okunuyordu. “Gittikçe bozulan eğitim sistemimize olumlu katkılarda bulunmanızı dileriz” dedik eşimle. Başlarını hafifçe eğerek olumlu anlamında selamladılar.
Garaja geldik. Biletlerimizi aldık. Önce Artvin’e çıktı arabalar. Ardından Ardahan’a. Bu iki ilimize daha sonra geleceğiz. Yolcuları hep üniversite öğrencisi. Tatile gidiyorlar. Yoğun bir trafik var. Kürtçe’nin Kurmançi ağzına kulağımız alıştı artık. Arada bir yer ve sayı adları geçiyor. Konuyu anlamamıza yardımcı oluyor. Iğdır yolundayız. Gepgeniş bir ova. Meralar yemyeşil. Büyükbaş hayvanlar otluyor. Öyle heyecanlıyız ki, hiçbir anı kaçırmamaya çalışıyoruz. Fotoğraflıyoruz. Bir ara eşime “Koyun sürüsünü kaçırma!” diyorum. O sırada koridorda yolculuk eden Iğdırlı genç, “İlk kez mi koyun sürüsü görüyorsunuz?” diyor usuldan. Bir şey diyemiyorum. Tarlaların taşları toplanmış. Bir kenara yığın yapılmış. İlk ilçe DİGOR. Derenin içinde kurulmuş. Sözlük anlamı, iki mezarın ortası demekmiş. Yemyeşil. Kavaklıklar var göğe uzanıyor. Ama çevresindeki dağlar bomboş, kel vaziyette duruyor. Bir tanecik fidan bile dikilmemiş. Kanalizasyonu, içmesuyu daha yeni ihale edilmiş. Dolambaçlı yollardayız. Hep kayalık. Ama birdenbire yeşil bir yola çıkıyoruz. HALIKIŞLA’dayız. Sağımız da solumuz da yemyeşil. Meyvelik bahçeler. Sebze ekilmiş. Ürettiklerini satmak için yol kenarlarına tezgahlar kurmuşlar. Çevre ne kadar boş ve ağaçsızsa, HALIKIŞLA o denli yeşil, gümrah ve güzel… Ama çok kısa sürdü. Serap görmüş gibi olduk! Yine kurak yolda gidiyoruz. Epeyce ilerledik. Tepeler yavaş yavaş kayalaşıyor. Yüzeydeki toprağı tutan yeşil örtü yok. Doğaldır ki, sonuç bu oluyor… Bu kez TUZLUCA ilçesiyle şok oluyoruz. Yemyeşil. Bolluk akıyor. Ağaçlık, meyvelik, bahçeli bir ilçe. Nasıl da yeşil bir cennete çevirmişler?! Öyle mutluyuz ki! Tarifi zor… 
Veee IĞDIR’a geldik. Önceden Kars’ın kazasıydı. Iğdır’a 20 km öncesinden başladı yeşillik. Sağlı-sollu sürdü hep. İldeki bir yerel gazetenin adı da “YEŞİL IĞDIR.” Hiç il havası yok! Yüksek binalar dikmekle hiç il olunmuyor! Öğretmen Evi epey içerilerdeymiş. Sora sora buluyoruz. Valilik karşısına kocaman bir camii yapılıyor. Sanki bir tek camii kalmış yatırım olarak yapılmadık! Yollar Arnavut taşıyla döşenmiş. Cadde ve sokaklar ağaçlık, gölgelik bu yüzden. Cadde üzerindeki esnaf dükkanlarına bakıyorum. Orta boy bir kasabanınkiyle aynı izlenimi veriyor. Bir turizm şirketini soruyoruz. Yanıtı:”Burası Büyükşehir değil ki! Düzenli otobüs geçmez buradan.” Hava sıcak. Akdeniz iklim özelliği taşıyor gibi. Pek çok meyve türü yetişiyormuş. Kayısısı ünlü. İri ve açık turuncu renkte. Malatya kayısısının tadında değil! Kısa kollu gömleklerle geziyor halk Mayıs’ın başlarında. Öğretmen Evi’nde yerimizi ayırtıyoruz. Kahvaltı, öğle, akşam yemeği yok!? Salt yatakhane hizmeti veriyormuş. Adını değiştirdik bizde:”Iğdır Öğretmen Yatakhanesi.” Telaşlıyız. Acilen DOĞU BAYAZIT’a gitmemiz gerek. İSHAK PAŞA SARAYI’nı görmemiz gerek. IĞDIR’ın tek farklı yanı, bu saray. Hızlıca dolmuş durağına yöneliyoruz. Dolmadan kalkmazlarmış. Mecburuz, bekliyoruz. Bir saat geçiyor. Sonunda yola çıkıyor dolmuşumuz. Yollar 4 şerit. Asfalt kaymak gibi. Aralara  yolcu alınıyor, kalabalıklaşıyor. IĞDIR ÜNİVERSİTESİ, 1-2 yıla kalmaz Doğu Bayazıt yolu üzerindeki yerleşkesine taşınacakmış. Camları takılıyor. Sırtını kayaya, gözünü Iğdır Ovası’na vermiş üniversite. Bir 5 yıl sonra öğrencisi çoğalınca, sosyal hayatı değişecek, değişmek zorunda kalacak Iğdır’ın… Yol üzerinde keçi boku misali çok seyrek yerleşimler var. Tek katlı. Ağılları yanıbaşında. Koyun sürüleriyle birlikteler. Biriketten yapılma ağıllar. Yollarda birer ikişer azala azala varıyoruz DOĞU BAYAZIT’a. Köyümsü bir ilçe. AĞRI DAĞI (Ermenicesi ARARAT, KUH-İ NUH, CEBER EL HARİS), tüm görkemiyle ardımızda. Doruklarında bembeyaz karlar. Anadolu ve Avrupa’nın en yüksek dağı. 4 bin metreye kadar bazalt, sonrası andezit lavlarından oluşma volkanik bir yüce dağ. Sanki bizi izliyor gibi… Ağrı Dağı’na Doğu Bayazıt-Topçatan Köyü-Eli Çiftliği güzergâhından çıkılırmış.  Belediyenin şenlik afişi panolarda. Hepsi Kürtçe yazılı. Türkçesi yok! Aracımız kentin içine giremiyor. Yaya yolu var. Halk, küçük kürsülere oturmuş, söyleşiyor demli çay eşliğinde. Yolda tanıştığımız AKP’li Halis anlatıyor:”DTP/BDP tüm belediyelerde aynı biçimde çalışır. 50 yıl öncesinin planlarını yapar.” Soruyorum:”Ama bir tek BDP’li belediyelerde TOKİ ortak konut, kentsel dönüşüm projelerine girmiyor. Niye ki?” Şöyle açıklıyor Halis:”Rantın paylaşımında anlaşamadıklarından olsa gerek…” Gerçeği ne de güzel açıklayıverdi! İSHAK PAŞA SARAYI’na tuttuğumuz minibüsle çıkıyoruz. Kıvrıla kıvrıla bir yol. Çıktıkça hava serinliyor. 06, 33, 34, 25 ve 43 numaralı illerden gelen araçlar var. SARAY herkesi büyülüyor. Saraydan öte bir külliye. Topkapı sonra yapılan sarayların en ünlüsü. Yapımında kullanılan taşlar Ağadeve Köyü’deki ocaklardan çıkarılmış. 110 km uzaklıktan getirilirken karıştırılmasın diye numaralanmış. Mimarları bazı kaynaklarda Ahıskalı diye belirtilirmiş. Çalışan ustalar taşlar üzerine çok sayıda sembol ve işaret bırakmışlar. Damgalarını vurmuşlar da diyebiliriz. Doğal kalkerden bir kayalık üzerinde sanki şahin yuvası gibi duruyordu Saray. 760 m2’lik kalkerden bir kaya düzlemi üzerine oturtulmuş. 360 birimin bulunduğu iddia edilen kompleks bir eserle karşı karşıyayız. Taş işlemeciliğinin şaheserleri burada. Motiflerin özgünlüğü şaşırtıcı, büyüleyici. Restore ederken özgünlüğü yok edilmiş! Günümüzün malzemeleriyle çatısı örtülmüş. Üzüldük buna! SARAY’dan çıkarken o zamanlarda su akan çeşmeden ben, süt akan çeşmeden eşim içtik. Doğru sanmayın! Her iki musluktan su akıyordu… Kars-Kafkas Üniversitesi öğrencileri kafile halinde gelmiş. MEM-Û ZİN’in yazarı bilge kişi Ahmed-î Hanî’nin türbesi hemen yolun kenarında. İshak Paşa Sarayı’nın temeli atılırken (1674) dua okumuş. Kürtçe pek çok eser vermiş. Ziyaret eden edene. O kadar çok ki… Mekan ibadet, ziyaret, ümit yani hem terapi hem de kutsal alan olarak algılanıyormuş. Yöre halkı “Baba” diye hitap edermiş. Doğmadan veya doğduktan sonra hemen hemen her çocuk ona adanırmış. Her anne kendisini ZİN olarak algılar, çocuğunu da MEM Û ZİN aşkına benzer aşkının hasadı sayarmış. Ahmed-î Hanî’nin dini kişiliğine de sonsuz saygılı davranıldığını ziyaretçilerin tavırlarından anlamıştık. Yeminlerde mihenk taşıymış.  DOĞU BAYAZIT ürküttü bizi. Kaçakçılığın cirit attığı yer. Alışveriş yapamıyoruz. Dolmuşun kalkış saatini bekliyoruz. Arka sıra dolmuş. Hemen tanıştık. Batı Anadolu’dan gelip, köylerde çalışan öğretmenlermiş. Ellerinde internet bağlantılı cep telefonları. Başka bir genç daha var. Suratı asık duruyor. Onunla arkadaki öğretmenler arasında bir ara Kürt-Türk tartışması oldu. O asık suratlı genci sakinleştirdik. Güven duymuştu bize, tavrımızdan dolayı. Başından geçenleri bir solukta anlatıverdi. PKK’ya katılmak üzereyken Ağrı Dağı’nda yolun yarısında dönmüş. Sonra Batı Anadolu’ya çalışmaya gitmiş. Kimliğinden dolayı aşağılanmış. Ayrımcılık yaşamış. Çok acılar çekmiş. Tepkisi o yüzden sert olmuş. Kim haklı sizce? Zor bir soru değil…   
ERZURUM / 4. GÜN
Iğdır’dan ayrılıyoruz. Ama önce buranın ünlü Bozbaş yemeğini yiyeceğiz. Yakında Nahçıvan-Azeri lokantası varmış. Oraya yönlendiriyor danışmadaki görevli. Önümüze çelikten bir büyük bardak dolusu yemek geldi. İçinde soğan, domates, sade nohut ve dörde bölünmüş patates vardı. Tamı tamına 6 saat akşamdan fırında pişirilmişti. Lime lime olmuştu et. Çukur bir kase biçiminde tabak ve yanında tandır ekmeği verdiler. Nasıl yenileceğini tarif ettiler. Bozbaş’ı kaseye dökmeden önce tandır ekmeğini ufak parçalara bölerek koyduk. O sıcaklıkla hamurumsu oldu ama afiyetle yedik… Fiyatı da pahalı değildi. İyi ki erken gelmişiz. Öğlene kalmazmış!    
Erzurum’a Dadaşlar Diyarı’na varıyoruz. Palandöken Dağı eteklerinde kurulu olan Erzurum’un adı, “Azzi”, “Erzen”, “Arze” ve özellikle Müslüman Araplar’ın “Erzenu’r Rûm” (Erzen-i Rum) ismiyle anılan aynı bölgedeki eski ve tarihi bir şehirden geliyormuş. Garajı, orta büyüklükteki bir kasabanınki gibi küçük. Fazla araç yok. Kentin çıkışına yapılmış. Öğretmen Evi’nde hafta sonu olduğu için anca yer bulabildik. Yoksa mümkün değilmiş! Cuma-Cumartesi hep dolu olurmuş! Iğdır’dan sonra daha konforlu geldi. ISO belgesi varmış. Garsonu masanızdaki düğmeye basıp çağırıyorsunuz! Öyle el etmek, seslenmek yok! Yanında Orduevi var. Odamıza çıkıyoruz. Biraz dinlenip, kaş kararmadan akşam gezmesine çıkıyoruz. Çok sayıda parkı var. Çoğunluğu erkek gençler geziyor. Çok ışıltılı olmayan caddelerde dolanıyor, yorulunca geri dönüyoruz.

 



Bu yazı 116 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



3 + 5 =

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
EFESDOSTTV ARŞİVİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI