Bugun...
30.07.2015 Özdere Günlüğü 13 Temmuz


Mutahhar AKSARI ANKARAdan YAZIYOR
muaksari@yahoo.com
 
 

facebook-paylas
Tarih: 30-07-2015 14:33

13 TEMMUZ – PAZARTESİ
“Ali İsmail Emri Kim Verdi?”
İsmail Saymaz’ı tanıyorsunuz değil mi? Yoksa daha tanışmadınız mı? Tam bir gazeteci. Öyle yalaka değil! Ben, günümüzün Uğur Mumcu’su diyorum. Ankara’ya ne zaman söyleşiye, imza gününe gelse, koşa koşa gidiyorum. Her kitabını alıp okuyorum. “Ali İsmail Emri Kim Verdi?” son yapıtı. Ali İsmail Korkmaz, 2 yıl önce 10 Temmuz’da kaybettiğimiz Gezi Direnişi yiğitlerindendi. Eskişehir’de okuyordu. Hayalleri vardı. Umutluydu. Saymaz; Ali İsmail’in katledilişini başından sonuna değin izliyor. Araştırıyor, soruşturuyor. Gerçeği bulmak için “soru” soruyor. Her satırında acıya boğuluyor insan. Unutmamak, unutturmamak adına Ali İsmail’i, okuyun bu kitabı. “…Uğur Mumcu’nun deyimiyle, iktidarları sarsılan ‘Suçlular ve Güçlüler’ kıskıvrak ele geçirilmiş” durumda. Çünkü; 7 Haziran seçiminden sonra AKP’nin “bir ‘demokrasi yanılsaması’ ile yönettiği” yıllar son bulmak üzere...  
14 TEMMUZ – SALI
Yalnızlık
Yaşı seksenine yakın. 4’ü kız bir oğlan toplam 5 çocuğu var. Torun çok o yüzden. Ama yalnız. Yapayalnız. Evinde tek başına. Yaz oluyor da bir araya gelebiliyorlar. Yoksa, hep duvarlara konuş dur! TV’nin önünde pinekle dur! Gelen-giden olmuyor başka mevsimlerde. Havva Teyze, zor yürüyor. Ama o haliyle torunları, çocukları geldiğinde mutfaktan çıkmıyor. Sevdikleri yemekleri yapıp, önlerine koyuyor. Gittiklerinde de kapının önüne koyduğu küçük koltukta yolu gözlüyor. Kendince küçücük demliği yanıbaşında. Sarı yaldızlı ince belli çay bardaklarından içiyor. Yan komşu her balkona çıktığında lâflıyor. Karşılaştığımızda bir konu bulup bizi lâfa boğuyor. Anlıyoruz anlatacakları var. Ya torunlardan ya haberlerden ya çiçeklerinden söz edecektir. En azından bir yarım saat konuşur bizimle.   Yaz demek, yalnızlıkların unutulduğu mevsim demek onlar için. Ya diğer mevsimler?
15 TEMMUZ – ÇARŞAMBA
“Çiçekçi Başkan”
Menderes Belediye Başkanı için böyle diyorlar Özdere’de. Çünkü, değişen sadece anayolun çiçeklenmesi. Allah var, hakkını yemeyelim! Bakımları yapılıyor. Sulanıyor, çapalanıyor. Ayrık otları ayıklanıyor. Mevsimin kendine özgü çiçekleri ekiliyor. Başka hiçbir şey yapmıyor Başkan. Örneğin; Özdere Kültür Merkezi hâlâ temel atılmış halde. Reklâm olsun diye çevresine süslü-püslü yazılar asıldı. Yazlıkçılar okusun da neler yapılacağını görsün diye! Önceki ihale tabelası yerinde duruyor. 540 iş gününde bitecekti, devam ettirebilseydi! Zaten 7 Haziran seçiminde aldığı oylar yüzde 10 oranında düşmüş! Halk tepkisini belli etmiş. Anlayana! 
“POTUS & BEYEFENDİ 2002 Gün Türkiye-Amerikan İlişkisinin İnişli Çıkışlı Hikâyesi”
okumaya başladığım kitap bu! Tolga Tanış’ın “…uluslararası bir araştırmacı gazetecilik başarısı.” Tanış, Hürriyet Washington temsilcisi. Pentagon’un, Beyaz Saray’ın koridorlarında, bize anlatılan yalanların gerçeğine ulaşmaya çalışmış. Dile kolay, tam 2002 günün çetelesini tutmuş. “Araştırmacıların dönemi incelerken bakma ihtiyacı duyacakları, verilere dayalı, maddi hata içermeyen, olaylar objektif bakmayı başarabilen bir metin ortaya koymaya” çalışmış. Bir belgeye ulaşmak için 3 yıl sabretmiş. Bu nedenle bir kat daha değerli. Yavaş okumaya, sindirmeye çalışıyorum. Bakın Washington’u nasıl tanıtıyor bize:
”Her şey o kadar hızlı değişir ki  Washington’da, ne olduğunu bile anlamadan bütün hikâyeyi baştan yazmak zorunda kalırsınız. 
Ama bir yandan değişim öyle bir sistem içindedir ki, müthiş bir tekdüzelik yaşarsınız.
Bu kentle ilgili çok sık yapılan bir benzetmedir.
“Lunapark treni gibidir” derler.
İnersin, çıkarsın, dümdüz gidiyorken birden dönersin.
Fakat sonuçta hep o rayların üzerinde aynı parkurdasındır.
Hemen herkes bordroludur burada.
Hemen herkes paradan çok gücü tercih eder.
Ve hemen herkes kendini tarihi yönlendirenlerden biri olarak görür.
Prensiplerin değil çıkarların konuştuğu…
Zevklerin değil fonksiyonların hükmettiği…
Dostların ertesi gün düşmana dönüştüğü…
Gerçekten bir dost isteyenlerin de köpek beslediği kocaman bir PRAGMATİZM şehridir Washington.
Tek tek baktığınızda Amerika’nın geri kalanından ayrılır.
Ama toplamda, bana kalırsa, ülkenin genelini temsil eder.
Bir iş gibidir.
Siyasi bir başkentten çok bir şirkete benzer.”(s.15)
16 TEMMUZ – PERŞEMBE
Amerikalıların “Kişisel Alan”ı
“POTUS & BEYEFENDİ”yi okumaya devam ediyorum. Elimde mutlaka bir kalem. Satırlara iz bırakıyorum. Yanlarına notlar düşüyorum. İşte ilginç bir durum. İnsanlar sokakta birbirinden sık sık özür dilermiş. Çarpışmış olmanız gerekmezmiş. Çünkü “personel space denilen kişisel alana girdiğiniz anda bir açıklama beklerler”miş. “Amerikalı antropolog Edward Hall!un 60’larda yarattığı bir kavram”mış. “İnsanı merkez kabul ettiğinizde etrafında yaklaşık yarım metre uzağına kadar yayılan alana” denirmiş. Bu alan “sadece aile üyelerine, sevgililere açık” olurmuş. “Eğer bunlardan biri değilseniz ve etrafınız size bir mazeret sunacak kadar kalabalık değilse, ‘Üzgünüm’ ya da ‘Pardon’ diyor”muşsunuz.
ABD Başkanlarının diğer ülke liderleriyle samimi pozları üzerine bundan mı çok yorum yapılıyor? Beden dili, aynı anda bir diplomasi dili mi? 
17 TEMMUZ – CUMA
Her gün bir YURT, bir BirGün
Tatil, genelde “akünün şarj edildiği günler” demektir kimilerine göre. Ben, böyle düşünmüyorum. Belki TV’yi daha az izlersiniz. Ama gazete ve kitap okumadan olmaz! Her gün iki gazete okuyoruz. Bir YURT, bir de  BirGün. YURT, Merdan Yanardağ’ın kurduğu “Bağımsız Halk Gazetesi.”  BirGün ise, binlerce okurun ortağı olduğu “Halkın Gazetesi.” Kitaplara gelince: Okumak için zaman yaratamadığımız uzun soluklu, hacimli kitapları yanımızda getirdik. Her biri yeni bir kaynağa, kitaba adres verecek türden. Tatil hakkında siz ne düşüyorsunuz? Salt TV mi izlersiniz? Gazete ve kitap okur musunuz? Ya da boş boş gözlerinizi yanmış bedenlerde mi gezdirip durursunuz?  
ÖYKAM’ın Kurucusu Engin Hoca
Ödemişimizin, Ödemişlilerin övünç kaynağı ÖYKAM’ın Kurucu Müdürü Prof. Dr. Engin Berber Hocamı aradım. Bayramlaştık. Sevindirici haberler verdi. Kuşadası’ndaki Kültür Merkezi’nin inşaatı bitmek üzereymiş. Bugünlerde teslim edilecekmiş. Sonra malzemeler yerleştirilecekmiş. 7 Eylül’de resmi açılışı yapılacakmış. Hemen masa takvimine not aldım. O gün, ailecek Kuşadası’ndayız. İkinci mutlu bir gelişme daha yaşanmış. Kuşadası’nın köklü bir ailesi, özel bir müze kurması için Engin Hocaya öneride bulunmuş. Görüşmeleri sürüyormuş. BİLİM ve GELECEK dergisinin bu sayısında yazısı çıkmış. Okumamı önerdi. Ne kadar Başkentte yaşasam da bir Ödemişli olarak doğduğum topraklara kazandırdığı ÖYKAM için minnet borcum var Prof. Dr. Engin Berber’e. Merak ediyorum acaba kaç Ödemişli Engin Hocamla bayramlaştı?    
18 TEMMUZ – CUMARTESİ
Günübirlikçiler çöplüğe çevirdi sahili…
Maaile gelmişler. Çadırlarını sırtlayıp. Her bir çadırda 4 kişi. Bir boydan bir boya sahile dizilmişler. Sayıları 40 kadar olmuş. Rengarenk. Mutlular. Özellikle çocuklar. Denizin kıyısına hemen oyuncaklarını taşımışlar. Kumdan kaleler başlanmış kurulmaya. Kolluklar takılmış. Güneş yağları sürülmüş. Patlıcan gibi yanmasınlar diye. Anneler uzaktan izliyor. Bir kız çocuğu var. Sol kolu yarısına kadar alçılı. Denizde yürüyor. Kolunu suya değdirmeden. Az ötede bir genç sesleniyor:”Çivi, baba çivi!” Dalıp dalıp çıkıyor. Neşesi yankılanıyor. Çadırları uçmasın diye taşlarla desteklemişler. Palmiyelerin gölgeliğini tercih etmiş kimi. 5 litrelik su bidonlarını bağlamışlar örtülerin köşelerine. İki cephe kapalı. Ön yüzü denize bakıyor. Bir yandan semaverler yakılmış. Duman göğe yükseliyor. Odun az, kartondan destek yapılıyor. Amanın o ne? Düdüklü tencere getirilmiş. Hem de öyle küçük filan değil. En büyüklerinden. Piknik tüpü, yakılmış. Etrafı kutularla korunaklı hale getirilmiş.  Rüzgârdan etkilenmesin diye! Dün geceden geldiler. Deniz havluları çadırların üstüne atılmış. Çabuk kurusun. Kimi gençler, geceden sızmış. Şarap şişeleri ortalıkta. Denize dalan ötekileri de görebilir eminim. Plastik bardaklar kumlara belenmiş. Yeni uyananlar hemen mayolarını giyiyor. Havluyla soyunma kabini yaratılıveriyor oracıkta. Belediyenin gri giysili çöpçüleri neyi toplayacaklarını şaşırmış durumdalar. Her santimetrekarede bir çöp. Naylon torbalar uçuşuyor. 7 tane şezlong kuran var. Güneş şemsiyeleri farklı renklerde. Restoranlar bu işten para kazanıyor. Adamları, gençleri var. Şimdiden çikolataya dönmüş derileri. Yalnızca bir restoran çöpleri toplatıyor. Giresun’u gezmiştik. Bir uyarı tabelasını hiç unutamıyorum:”ANILARINIZLA BİRLİKTE ÇÖPÜNÜZÜ DE GÖTÜRÜN! –Giresun Belediyesi” Acaba böyle bir uyarı tabelası yapsak, uyan olur mu?       
Gelen gidenden bıkıp…
Gelen gidenden bıkıp evi eşyasıyla satmış yazlıkçının biri. Anlatayım:Urlalı yumurtacıdan 15 tane yumurta aldık. Israr ediyor daha çok alalım diye. İki baş kişiyiz, yeter diyoruz. İnanıyor. Ama dilinin altında bir bakla var. Dökülmeye başladı:”Geçenlerde bir müşteri geldi. Bir çuval patates almış. Yanımıza koydu. Bir yandan 3 koli yumurta hazırlattı. Pazar alışverişine gitti. Önce motelci filan sandık. Sorduk. Çoooooooook dertliymiş çoooook!  Tokatlıymış. Gelen-gidenden evde yatacak yer kalmamış nerdeyse. Onları doyurmak içinmiş koşuşturması. Aç kalırlarsa, memlekete döndüklerinde bir sürü dedikodu ederlermiş! İyi ağırlarsa, gelenin ardı-arkası kesilmezmiş!” Biraz soluklanır gibi oldu. Hemen sorduk ne olduğunu. “Duyduğumuza göre, adamcağız evini sonunda içindeki eşyalarını bile almadan anahtar teslimi satmış, kaçmış buralardan.” Yorum yapamadık bile. Yüzlerimizde anlamlı gülümsemelerle ayrıldık yumurtacıdan.
19 TEMMUZ – PAZAR
Genç işsizliği Mesleki Eğitim çözer!
Noktasına virgülüne kadar katıldığım bir açıklama yapmış TESK Genel Başkanı Bendevi Palandöken. Sizin de duymanızı istiyorum bu eleştirileri:”Bilhassa yüzde 17 oranında işsizlik payına sahip 15-24 yaş arası genç işsizlerimizin üretime katılamaması bizleri üzüyor. Çözümü mesleki teknik eğitimden geçiyor. Meslek lisesi öğrencilerinin yüzde 50’si maalesef çalışma hayatının istediği niteliklere sahip olamadan mezun oluyor. Mezun oldukları bölümlerin dışında çalışıyorlar. Halbuki ülkemizin işçiliği iyi ara elemanın dışında, üretimi ileriye taşıyacak, teknolojiyi kullanan elemanlara ihtiyacı var. Uluslararası rekabet artık bunu gerektiriyor.  … Teknik eğitim alanların staj yapmaları ve staj yaptıkları işyeri tarafından potansiyel eleman olarak görülmesini teşvik edici hukuki alt yapı oluşturulmalı. Kısa dönem askerlik, yüksek teknik eleman maaşı gibi özel ayrıcalıklarla mesleki teknik eğitim cazip hale getirilerek desteklenmeli. Okullarda teknik çalışma yapılan sınıfları bodrumlardan çıkartarak rahat çalışma ortamlarına dönüştürülmelidir.  Teknik araçlar çoğaltılmalı, bölümleriyle ilgili iş yapan ustalarla bir araya getirilmeli. En önemlisi ailelere ve gençlere okulların tanıtımları yapılmalı, avantajları anlatılmalıdır.” 
Kendi çocuklarını yurtdışında ya da özel okullarda okutan yönetici sınıf, yoksullara İmam Hatip okullarını reva görüyor. AKP teknik eğitim için sahi ne yaptı?

 



Bu yazı 2174 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



1 + 8 =

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
EFESDOSTTV ARŞİVİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI