Bugun...
BÜYÜK BALKAN GEZİSİ-3


Mutahhar AKSARI ANKARAdan YAZIYOR
muaksari@yahoo.com
 
 

facebook-paylas
Tarih: 18-01-2018 12:59

4. GÜN (25 Ağustos)
KARADAĞ: Kısa mesafeler, şık ziyaretler günü, bugün. Diğer bir deyişle, uygarlık günü. Dalmaçya kıyılarında ilerleyeceğiz. Yeşil doğa, uzanan dallar pencereler açık olsa otobüsün içine dalıverecek sanki. Aracımızın iki-üç boy yüksekliğinde ağaçlar, yeşilden bir dehliz yaratmış, biz de yeşili yarıyoruz gibi. Mahalle değiştirir gibi ülke değiştiriyoruz. Yunanistan, Makedonya ve Arnavutluk’tan sonra 4. ülke Karadağ Devleti’ndeyiz. Karadağlılar uzun boylu ve tembel oluyormuş. Fıkralar uydurulmuş bu konuda. Slav âlemindeyiz. Arada bir camili Müslüman köylerine rastlıyoruz. Mezarlık hemen yanında. “Balkanlardaki dağlar komşu ülkeleri korumak, nehirler ise ilişki kurmak için vardır” değerlendirmesini yaptı rehberimiz. Gezdikçe dağ ve nehir adlarını çokluğundan unuttuk! Yılan gibi kıvrıla kıvrıla gidiyoruz. Bu yolu rehberler, “Bana ne Arnavutluk’tan gelecek turizm yolu” diye adlandırmışlar. O kadar bakımsız, dasdaracık ve berbat. En düşük hızla ilerliyoruz. Tek araç geçebiliyor. İncir ağacının dalları çarpıyor pencerelerimize. Karadağ’ın nüfusu 400 bini bile bulmuyor. Hizmet sektöründe nüfusun % 80’i çalışıyormuş. Turizm, en başta…Budva ve Kotor ilçeleri, Karadağ’ın darphanesiymiş. 
BAR: Adriyatik kıyısından dağın eteklerine doğru seyrek seyrek evler kondurulmuş. Yeşile kıymamışlar. Denize paralel PETROVAS-ST. STEFAN kıyı kentlerinden ilerliyoruz. Solumuz deniz, sağımız yemyeşil dağ silsilesi. Sahilde çamlık bir gölgelik var. Bar’da m2’si 900 avrodan apartman dairesi satılıyor. Şehir içindeki fiyatlar bu. Kıyıda daha da artıyormuş. İlân panolarından öğreniyoruz. 
BUDVA: Adriyatik kıyısının en ünlü tatil merkezlerinden biri. Pahalı olduğu rastladığımız son model arabalarından belli. 
AZİZ STEFAN ADASI, ultra zenginlerin mekânıymış. Giderken fotoğraflamaya çabalıyoruz. Buradaki evlerin m2’si 1800 avroya yükseldi. Müthiş bir yapılaşma var. Hepsi çok katlı yapılıyor. Bir Türk şirketi emlâk danışmanlık şirketi açmış. Panoda reklâmı dönüp duruyordu. Şaşırdık ama sevindik de… Kalesini, kilisesini ve yat limanını dolaştık. Yatlar öylesine lükstü ki, anlatamam! Ama önünde fotoğraf çektirmek bedavaydı! Biz de bunu yaptık…
KOTOR: 2016 yılında dünyada en çok gezilen 10 kent içindeymiş Kotor. Limanda Cruiser denilen 10 katlı Norveç bandıralı dev bir yolcu gemisi vardı. Çok sayıdaki otobüsle gelen turisti de ekleyin…Ortalık ana-baba günü gibi. Kotor Kalesi taa tepede. Ele geçirilmesi mümkün değil! Kent kıyıya kurulmuş. Bu yüzden tarih boyunca hiç işgal edilememiş. Kotor, eskiden farelerin saldırısına uğrar. Gelen gemiyle ilk kediler karaya ayak basar. Çoğalır ve fareleri yok ederler. Kotor kedileri üzerine yaşanan bu olay efsaneleşir. Adına hediyelik eşyalar yapılmış. Ayrıca KEDİ MÜZESİ kurulmuş. Zamanımız dar olduğundan gezemedik. Kotor Kalesi’nin kapısına Tito’nun şu ünlü sözü kazınmış:”Başkasına ait olanı istemiyoruz, bize ait olanı da vermiyoruz!” Turistler yığınlar halinde kaleyi ve kenti geziyor. Biz de aralarındayız. İki kişinin zorlukla geçebildiği daracık sokaklar meydanlara açılıyor. Kiliseye varıyorsunuz. Giriş kapısından sonraki meydanda, saat kulesinin önünde kentteki suçlular teşhir edilirmiş. Elleri arkadan bağlanır, suçu boynuna asılır ve Kotor halkı huzurunda okunurmuş. Bunu yaşayan suçlu, kentte duramaz, gidermiş. Katolik ve Ortodoks kiliseleri aynı kentte. Rehberimizi dinlerken Arnavut genç bir çiftin “Merhaba komşu!” cümlesini duymak, sevindiriyor insanı. Balkanlar işte böyle bir coğrafya! Kotor Körfezi boyunca ayrılıyoruz. O da ne? Körfezde onlarca şamandıra var. Meğer midye içinmiş. Şamandıralardan sallanan iplere midyeler tutunurmuş. Denize dalmadan toplanırmış. Zamanı geldiğinde yalnızca halat çekilirmiş. 
HIRVATİSTAN: 2. AB üyesi ülkedeyiz. Kendi parasını kullanıyor hâlâ. 1 Avro= 7 Kuna. Sınırdan geçiyoruz deyince; sınır taşı, asker var anlamayın! Pasaportlarımıza damga vuran sınır polisi var. 
DUBROVNİK: Hırvatistan 'ın 1991'de Yugoslavya'dan ayrılışı sırasında çıkan iç savaşta, Sırp saldırıları nedeniyle şehirdeki tarihi eserler önemli ölçüde zarar görmüş. UNESCO'nun başlattığı restorasyon çalışmaları ile 2005 yılında eski görünümünü kazanmış. Dünya Mirası Listesi’nde olduğunu yazmama gerek yok sanırım! 443 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmış. Ticaret karşılığında harç ödermiş. 200 yıl kadar moda olan gümüş satmış.  Dubrovnik; Batı’nın İstanbul’u olmuş, Adriyatik kıyılarının yıldızı, en çok gezilen kenti. 2007’e kadar gelen turist sayısı 1 milyondan azmış. Sonraki yıllarda bu sayı artmış. Yolları bu yüzden cilalanmış gibi kaygan. Hırvatistan’ın 2 darphanesinden biri. Diğeri, Split kentiymiş. Liman ve kent kolaylıkla işgal edilemeyecek denli sağlam ve korunaklı surlarla çevrili. Kalın sur duvarları, sapasağlam duruyor. Her ulustan, dinden ve dilden turiste rastlıyoruz. Kalenin kapısında azıcık soluklandığımızda bu çeşitliliği fark ettik. Büyüleyici bir kent. Hırvatistan’ın denize ulaştığı tek yer. Daracık ve upuzun sokaklarında masalar atılmış, sohbetler sürüyor. Tatlı bir eğimle yükseliyor sokak aralarındaki daracık merdivenler. Tadına doyum olmayacak bir kent. Ama çoooook pahalı. Gecelemek bizim bütçelerimizi aşar. Türkiye’de Bodrum neyse, Hırvatistan’da Dubrovnik aynı. Bir tek dondurmasını tattık, o kadar… 
BOSNA-HERSEK / TREBİNJE: Akşam vakti gün batımında dağları kıvrıla kıvrıla aşıyoruz. Ve Bosna-Hersek’e giriş yapıyoruz. Gece vakti küçük, şirin Trebinje’ye varıyoruz. Aynı adlı nehir geçiyor içinden. Sessiz, dinlendirici bir ortam. Otelimize yerleşip, yemeğe iniyoruz. Film ya da romanlardan çıkmış izlenimi veren rahibe kılıklı bayan garsonlar hizmet ediyor. Muzu sunarken, “Banana!” diye seslenişlerini hiç unutmayacağız! Nefis alabalıkları mideye indiriyoruz. Yemek sonrası kenti keşfe çıktık. Eski kentteki evler, barlara, restoranlara dönüştürülmüş. Bir-iki tane canlı müzik yapan disco var. Gençlerin mekânı olmuş. Özgüvenleri yüksek, güzel, sırım gibi uzun boylu kızlarla yakışıklı oğlanlar cirit atıyor, âlemlere akıyor... Osmanlının kurduğu kent, geniş ve büyük parklara sahip. 150-200 yıllık olduğu anlaşılan at kestanesi, çınar ve çam ağaçları derin bir huzur veriyor insana. Otelimiz bizdeki tek yıldızlı oteller ayarında ama burada 3 yıldızlı diye geçiyor. Ama temiz…  

5. GÜN (26 Ağustos)
POÇİTELJ: “Kimdir bu Boşnaklar?” yanıtlanması zor bir soru. Anlatması da, anlaşılması da… Rehberimiz ardı ardına iki olay anlattı. Birincisi: Çorum-Alacahöyük’te bir köylü bir gün tarlasında bir iskelet bulur. Hemen yetkililere haber verir. Bir arkeolog kazıyı başlatır. Bir insan iskeleti bulunur. Köylünün tepkisi, “Dedeme benziyor bu!” olur. Hemen köylüden ve diğerlerinden ayrıca bulunan iskeletten DNA örnekleri alınır. Sonuç, % 98’inki uyar. İkinci olay şöyle: Fransa’ya okumaya giden Jön Türkler üniversiteye kayıt yaptıracaklardır. Görevli kimlik bilgilerini sorar. Kimsiniz sorusuna 1- Osmanlıyız, 2- Müslümanız diye yanıtlar verilir. Öncesinde de Jön Türkler birbirine dönerek “Bu görevli ne soruyor bize?” der. “İşte bu iki olaydaki olguların toplamı ilk baştaki sorunun yanıtıdır” dedi rehberimiz. Ben de aktardım. Poçitelj; Neretva Nehri’nin karşısındaki yamaca yaslanmış bir Osmanlı kasabası. Camisi, en tepede. Camiye giriş 1.5 avro. Lâik devlet, dinsel yapılara yardım yapmaz! Sonuçta Allah’ın evinin giderleri tıpkı kiliselerde olduğu gibi bağış yoluyla karşılanıyor. Şaşıracak bir durum değil, ama bilenler için, lâik düzende yaşayanlar için… Evlerin çatıları kayrak kalın taşlardan yapılmış. Kırmızı kiremit yok! Bu arada hediyelik eşya sergisini açmakta olan Amir ile tanışıyoruz. Anlatıyor: ”Burada iş yok! Muhacirim. Turizm 3 ay. Bahçe yok! Hayvan yok!” Tam caminin köşesinde duruyordu. 5 avroya şal, 1 avroya yelpaze, daha birçok tahtadan biblolar vardı satılacak. Kaldırım taşlarını göstererek “Her yer taş, burada!” diyordu. Ardından “Türçiya nasıl?” diye sordu. “Türkiye’yi karıştırmak istiyorlar. Muhalefet Partisi liderine iki kez suikast düzenlemişler. Başarısız olmuşlar!” diye yanıtlıyorum. Hem beni dinliyor hem de yavaş yavaş sergisini açmaya çalışıyordu. Her yer yemyeşildi. Meyve ağaçları, asmalar verimliydi. Amir’in kendini bu denli koyvermiş olmasını tembelliğine yorumladım. Haksızlık etmedim değil mi? Kasabanın hemen girişinde sivri külâha doldurulmuş kırılmış ceviz, kuru incir, üzüm…1 avroya satılıyordu. Aslında pahalıydı! Ama katkı olsun diye alıverdik. ADEM’İN YERİ’nde demli çaylar eşliğinde yorgunluk gideriyoruz. Kimisi bakır cezvelerde pişirilmiş kahvelerini lokumla götürüyordu. Köşede başparmağım büyüklüğünde kara üzüm, incir, şeftali ile kavanozlarda incir reçeli satılıyordu. Araçlar yol kenarına park edilmişti. Solumuzdan vızır vızır işleyen bir trafik ve sonrasında turkuvaza çalan rengiyle NERETVA NEHRİ akmaktaydı. Bahçelerdeki evler iki katlıydı. Dağdaki meşe çalıları temizlenip, yer yer zeytinlikler kurulmuştu. Neretva Nehri’ne doya doya baktık. Fotoğrafladık. Nehrin suyundan yararlanarak yatay biçimde değirmenler kurmuşlar. Kenarında restoranlar vardı. Kuzuları kocaman şişlere geçirmişler, değirmenden elde edilen hareketle dönüyordu közlü mangalın üstünde. Neretva Nehri üzerinde Yugoslavya’nın Bağımsızlık Savaşı’na ilişkin bir kahramanlık yaşanıyor. Faşist Alman ordusu köprüden trenle cephane taşıyacak. Engellenmesi gerekiyor. Yoksa, taa Adriyatik kıyılarına kadar Almanları kimse durduramayacak. Öylesine önemli ve tehlikeli bir görev. Tito, Partizanlarına emir veriyor. Cephane yüklü katarın lokomotifi geçiyor ama vagonlar isabet alıp köprüye takılı halde nehre gömülüyor. Bu kahramanlığın yaşandığı yer 1945’ten bu yana aynen korunmuş. Büyük bir saygıyla selâmlıyoruz Partizanları… 



Bu yazı 87 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



5 + 4 =

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
EFESDOSTTV ARŞİVİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI