Bugun...
DÖRT GÜNLÜĞÜNE AKDENİZ


Mutahhar AKSARI ANKARAdan YAZIYOR
muaksari@yahoo.com
 
 

facebook-paylas
Tarih: 24-03-2017 11:12

(Adana, Tarsus, Mersin)
ADANA / 1. GÜN
Öğlen başladı yolculuğumuz. Tepeden Torosları görüyoruz. Karla kaplanmış ladin ormanları. Aşıyoruz yavaş yavaş. Sonra tarlalar, bahçeler. Parsel parsel. Sıcacık ortalık. Mayısın ilk hafta içindeyiz. Nisan ayında serin ve gezmeye daha uygun olurmuş! Şakir Paşa Havalimanı’na iniyoruz. Küçücük bir liman. Adana’ya hiç yakışmıyor! Dolmuşla Meydan yolundayız. Dolmuşta üniversiteli bir genç, has Adanalı ve biz sohbeti koyulaştırdık. Siz de dinleyin:
Biz:”Adana’yı gezmek istiyoruz. şehriçi tur yapan şirket var mı?”
Üniversiteli:”Adana’da şehriçi tur yapan yok!
Adanalı:”Zaten öyle bir şey 10 yıl sonra gelir Adana’ya.
Üniversiteli:”Belediye Başkanı değişmedikçe Adana yenilenmez. Yıllardır başımızda Aytaç Durak var!” 
Adanalı:Kameramandım bir zamanlar. Aytaç Durak’ın annesiyle söyleşi yaptılar. Ben de çektim. Muhabir sordu annesine:’Oğlun Aytaç yine kazandı Belediye başkanlığını. Sen ne dersin?’ Annesi şöyle yanıt verdi:’Oğlum çok şanslıdır. Nereye ev yaptıysa, ya önünden ya yanından yol geçiyor!’
Üniversiteli:Seyhan Belediye Başkanı, Adana’nın başına geçmeli. Başka türlü kurtuluş yok bize!”
Sohbet böyle sonlanıyor. Adana Öğretmenevi’nin yakınında iniyoruz dolmuştan. Yürüyoruz. Bir düz, bir sağ, iki sol derken 6 katlı Öğretmenevi’ne vardık. Eski bir binayla karşılaştık. İki günlüğüne kalacağız. Hemen odaya çıktık. Biraz dinlendik. Kendimizi sokaklara attık. Keşif başladı…
Adana’yı Seyhan Nehri ikiye bölüyor. Tarihi Taş Köprü iki yakayı bağlıyor. Romalılardan kalma. 21 gözlüyken kala kala 14 gözü kalmış. Karşısı, Yüreğir ilçesi. Belki 3, belki 5 km uzunluğunda Merkez Parkı’nın yanından yürüyoruz. Yemyeşil bir vadi. Portakal ağaçlarının koyu gölgesi eşliğinde. Dallarda kalanlardan koparıyorum. Kabuğunu soyuyorum. Mis gibi kokusu yayılıyor. Turuncu rengi avuçlarımı boyuyor. Havuzlar yapılmış. Arkada iki lüks otel. Bir de Sabancı Camii. Çok büyük. Altı katlı.
Adana’nın adı, AdanaSA olsa! Niye mi? Nereye baksanız Sabancı adının verildiği bir tesis, eser var… Camii, Kültür Merkezi, Kız Meslek Lisesi… 
Adliye Sarayı’nın önünde arzuhalciler. Eski tik-tak modelden daktilolarıyla. Olivetti markalı. İp gibi dizilmişler.
Adana’da şehir turu var mı diye araştırıyoruz. Acentalardan olumsuz yanıt alıyoruz. Böyle bir yöntem uğramamış Adana’ya. Yok, yok! Söylenenlere bakılırsa, yakın zamana kadar da uğramayacak! Bir turist kafilesi gelirse, ona yama olabileceğiz. Ya da araç kiralayacağız. Koskoca Adana’da böyle duyarsızlık olur mu? Misis (Mopsuestia) Uygarlığı, Anavarza bu yok saymayı hiç hak etmiyor… “Sora sora Bağdat bulunur” örneği dolaşıyor, 
Küçük Saat Kulesi’ni buluyoruz. Ama beklediğimiz gibi değil. İş Bankası’nın kumbara saati olmuş, Küçük saat!?
Karnımız acıktı. 1945’ten beri açık olan bir kebapçıda Adana Kebap yedik. Şalgam suyunun lezzetini duyduk damağımızda. Çıkınca hemen sol köşede tarihi bir hamam. Girişine “Yalnız erkekler içindir!” yazısı asılmış. Güzel korumuş.
Sağda “Yağ Camii.” İçine bakıyoruz. Sanki kiliseden dönüştürülmüş. Ramazanoğulları döneminde yapılmış. 1558’de Pirî Paşa, yanına bir medrese eklemiş. Sarı renkli taştan (küfeki) yapılmış giriş kapısı büyüleyici. 14-15. asrın bir sanat şaheseri olarak duruyor yerli yerinde. İlerliyoruz kalabalığın arasından. Tarih, “Kurtar beni!” diye bağırıyor. Yıllardır bakılmamış. Pencereleri bozulmuş. Kapılar dağılmış. Dış yüzeyler berbat durumda. Reklam tabelâlarıyla dolu. Karmaşa var. 
Yeni bir hamama rastlıyoruz. Giriş işlemeleri güzel. Taş oymacılığı şahane. 
Az ilerde bir bedestene dalıyoruz. Terzi malzemeleri satan dükkânlar var. Tavanları dışında bakımsız halde. Hüzünlü hüzünlü salınan çeyizlikler. Kına gecesi malzemeleri. Saçı sakalı ağarmış bir amcayla söyleşiyorum. İyileştirme yapılacakmış. Ayağa kaldırılacakmış. 25 yıl öncesine gidiyor amca. O zamanlar geleni-gideni, alanı-satanı çok olurmuş. Ya şimdi?
Bu bölge Eski Adana. Esnafı, yaşantısı ile değişime direniyor. Orta gelirli ve yoksul Adanalıya hizmet sunuyor, bu bölge… 
Adana’nın simgesi Büyük Saat Kulesi’ne varıyoruz. Ama şaşkın durumdayız. Kurtarma  çalışması var. Tesettüre girmiş tepeden tırnağa! Restorasyon varmış. Hiç göremiyorsunuz. Eşim esnafa soruyor:”Hiç olmazsa, yanına özgün bir fotoğrafını koysalardı!” İnterneti adres olarak gösteriyor esnaf. Böyleyken, böyle… Bu civar korumaya alınmış. Trafiğe kapatılmış. 32 metre yüksekliğindeki Büyük Saat Kulesi, şehrin Fransız işgalinden kurtulmasında, genç kızların işlediği Türk bayrağının asılması ile bayrağa gönderlik yapmış.
Burada hangi meslekler var? Tenekeciler, kalaycılar, tatlıcılar, nakliyeciler, sandalyeciler, çeyizciler, hac malzemesi satıcıları… Hepsi eski Adana’yı anımsatıyor…
Az ilerde Ramazanoğulları Beyliği’ne ait bir külliye var. Minaresi ilginç. Suudilerinkini çağrıştırıyor. Siyah ile beyaz mermerden yapılmış. Çevre düzenlemesini Seyhan Belediyesi üstlenmiş. “Ulu Camii ve Külliyesi” diye biliniyormuş. Diyanet hemen “Türk-İslâm Merkezi” tabelâsını çakıvermiş. 12 Eylül darbesinden sonra uygulanan “Türk-İslâm Sentezi”ni anımsadım. Komünizme panzehir olarak uygulamıştı darbeciler. Pardon!!! Atlantik ötesinden öyle düşünmeleri, uygulamaları istenmişti! 
“Buyrun, çay kahve içelim!” Ne kadar sıcak bir davet değil mi? Biz  de uyduk. Serin gölgelikte tavşan kanı taze çaylarımızı yudumladık. Bardaklar annelerimizin çeyizindekilerden. Kenarları sarı çizgili, desenli…
Türk-İslâm merkezi’nde küçük küçük odalar var. Ortada şadırvan. Bahçe güllerle bezenmiş. Kırmızı, sarı, beyaz… Aaaa o ne? Sipsivri bir mermer. Kalem gibi yontulmuş. Güllerin arasına saklanmış sanki. Soruyoruz:”Bu nedir?” Görevli:”Güneş saati!” diyor. Peki, burada düzenek kurulu değil. Nasıl zamanı gösterecek?” “Caminin/Külliyenin içindeydi. Restorasyon sırasında buraya getirip diktiler. Orada kalabalık yapıyormuş!?” İşte, ucube bir durum… Restorasyon, böyle mi yapılır? 
Bahçede ünlü yazar, şair ve devlet adamı Ziya Paşa’nın kabri var. Şinasi ve Namık Kemal ile birlikte “Batılılaşma” kavramını ilk defa ortaya atan Osmanlı aydınları arasında yer alır. Sultan Abdülaziz döneminde Avrupa'ya kaçarak Genç Osmanlılar arasına katılmış ve gazete çıkararak devrin hükümeti ile mücadele etmiş; yurda dönüşünde çeşitli valiliklerde bulunmuş ve son görev yeri olan Adana'da hayatını yitirmiş. "Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde" ve "Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir" gibi kimi beyitleri darb-ı mesel olmuş Ziya Paşa’nın. Valiyken Adana’ya pek çok eser kazandırmış. Orada sade, bakımsız bir mezarda dinleniyor!
Çukurova Üniversitesi, Ramazanoğlu Kültür Merkezi’ni Özel İdare’den kiralamış. Arada sırada etkinlikler yapıyormuş. Üç katlı, dik merdivenli bir bina. Vakıf kurulmuş adına. Yan tarafta Tuz Hanı var. Restorasyon neredeyse bitmek üzere. Pek çok eser derkenmiş. 150 yıllık bir halı ile 110 yıllık ipekten bir berber önlüğü dikkatimizi çekiyor. 
Adana, bir Adana daha doğurmuş! Kuzey Adana’ya Yeni Adana diyorlarmış. Üniversite’nin Balcalı Yerleşkesi’ne doğru uzanmış kent. Çok katlı apartmanlar konduruluvermiş. En küçüğü, 10 katlı. Hep siteler halinde, yan yana dizilmişler. Üniversiteli gençlik buraları mesken tutmuş. “Leman Kültür”ü gençler doldurmuştu. Cadde ve meydan adları 12 Eylül’ün izlerini taşıyor. “Beşi bir yerde”nin adlarını vermişler. Çiçeği burnunda üniversitelerden Adana Bilim ve Teknoloji Üniversitesi bu taraflara kurulmuş.
Adana’ya gelip de Bici bici muhallebisi yemeden gidilmez. Çukurova Üniversitesi öğretim üyesi dostumuzla, Seyhan Nehri kenarında tadına bakıyoruz. Yaz dönemlerinde yenilirmiş. Birazcık da olsa, serinlik versin diye… Buraya özgü bir tür tatlı. Halk arasında kısaca bici bici adıyla anılırmış. En bilinen şekliyle rendelenmiş buz, pişmiş nişasta, pudra şekeri ve şerbetten oluşurmuş. Önceleri seyyar satıcılarda satılırken, şimdi restoran ve kafelerde tatlı olarak sunuluyormuş. 
ALOBÖCEK duyurusu, yol tabelâlarına çakılmış. Her köşe başında, her trafik direğinde rastladık. Demek ki, böcek her yerde! Büyük dert demek ki!
Halep Demiryolu burada geçiyor. Almanlar yapmış. Çalışanlar Türk. Alman verdiği parayı nasıl geri alacak? Hemen Alman kadınlardan bir genelev açıyor. Kazançlarını bu Alman kadınlarına yatırıyor bizim işçiler! 

2. GÜN
Kahvaltı sonrası doğru 1924’te kurulmuş Arkeoloji Müzesi’ne gidiyoruz. Giriş, ücretsiz… Niye diye sormayın! Değersiz sanmayın hiç! Boş olduğunu da düşünmeyin! Gelen-giden olmuyor demek ki diye düşündük. Müze, aslında kapalıymış. Müdürün özel çabasıyla açıkmış. Bahçesinde  dolu eser var. Ama yer yok! Neyse ki, “Mensucat Fabrikası”ndan ayrılan bir parça yere müze kuruluyormuş. Özel bir Anadolu Lisesi’nden öğrenciler gelmiş. Taştan, mermerden heykeller arasında dolaşıyoruz birlikte. Fotoğraflıyoruz. Gaziantep, Mersin, Tarsus ve Misis kazılarında çıkan pek çok eseri sinesinde  barındırıyor.
Atatürk’ün kaldığı ev, Atatürk Evi Müzesi yapılmış. Her yılın 15 Martında Atatürk’ün Adana’ya gelişi bu müzede kutlanırmış. Gezerken liboşlar geldi aklıma. Onlara göre; Fransızlarla savaşılmamış, gelmiş gitmişlerdi. Kuvay-ı Milliye’de görev yapanları görmelerini isterdim. Zamanında mangaldan çok üfürmüşlerdi!
Hemen yanıbaşında Sinema Müzesi var. Eşimle çocukluğumuzun renkli sinemaskop günlerine gidiverdik afişleri görünce. ağabeydin Dino, Orhan Kemal, Yılmaz Güney balmumundan heykelleri ile karşıladı bizi. Film makaraları, kameralar, afişler, fotoğraflar, desenler…daha neler neler… Hepsi bağış yoluyla kazandırılmış. Daracık bir mekândasınız ama geniş bir dünyaya yelken açıyorsunuz. Keşke anmalık eşya satılabilse. Bir yıl içinde genişletilecekmiş. Yandaki ev satın alınmış. Binlerce belge sergilenmeyi bekliyormuş, görevlinin aktardığına göre.
Seyhan Nehri yanındayız. Tarihi Taş Köprü iki yakayı Seyhan ile Yüreğir’i  birbirine bağlıyor. Nehir durgun. Yer yer kirli akıyor. Yüreğir, daha köyümsü. Şalvarlı Adanalıları görüyoruz. Yolları genişletiliyormuş. Köprü üzerinde şipşakçılar. Arkamıza Adana’yı alıp biz de fotoğraf çekiliyoruz. HiltonSA, nehrin hemen yanına bir ucube gibi dikilmiş. Yüreğir girişinde seyyar satıcılar var. Giysi, muz, çerez –özellikle Osmaniye yer fıstığı- satılıyor. Soluklanıyoruz az bulunan bir bölgelikte. Ayakkabısının arkasını basmış Adanalılar geçiyor önümüzden. Yılmaz Güney’in filmlerinden fırlayıp gelmiş gibiler…
Kız Lisesi, Atatürk’ün Adana’ya her geldiğinde uğrayıp, ders verdiği eğitim yuvası. Özgün hâli ile korunuyor. Giriş katında o zamanların sınıfı aynen duruyor. Duvarlar hatıra fotoğraflarla dolu. Diğer bir sınıf ise, Fotoğraf Müzesi haline getirilmiş. Bağışlanan fotoğraf makineleri, agrandizörler, kameralar… konmuş. Özgün bir bir müze yaratılmış. 
Lisenin hemen yanı park. Geniş ve uzun yapılmış. Gölgeliklerde tek-tük oturanlar. Sıcaktan bizim gibi bunalmışlar. Soluklanıyoruz birlikte.
Hedefimiz Kazancılar Çarşısı. Seyhan Belediyesi’nin yanındaki sokaktan giriyoruz. Eski neredeyse yıkılmak üzere olan yapılar var. Teker teker onarılıyor. 30-40 yıl önceki “Lüks Otel”de aklımız kalıyor. Her odanın balkonu, balkonun demir işlemeleri… hayran bırakıyor bizi kendisine. 
İlerliyoruz. Sakatatçılar çarşısı’na ulaşıyoruz. Tam fotoğraflık bir mekân. Dünden beri gördüğümüz en ilginç ve özgün bir mekân. Sakatatın her türlüsü alınıp satılıyor. Adanalının damak tadı bunlar. Şirden, kokoreç ve daha niceleri…
Yayan keşfimiz sürüyor. Stadın önünden yürüyoruz. Koskoca çınarları olan bir cadde. Çok katlı, modern apartmanlar kondurulmuş. Adananın zenginleri yaşıyormuş bu semtte. Caddenin ucunda Adana Gar’ı. Tarihi bir yapı, sarı rengiyle tam karşımızda. Yılmaz Güney’in filmlerinden aklımıza çakılıp kalmıştı. 
Akşama kadar yürümekten çok yorulmuşuz çok…



Bu yazı 1007 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



3 + 9 =

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
EFESDOSTTV ARŞİVİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI